Bir söylem olarak histeri

By

Lacan Sempozyumu 2024

Freud 1895’te Histeri üzerine çalışmaları, 1900’de ise Rüyaların yorumunu yayınladı. Dora vakasını ise diğer vakalarıyla birlikte 1905 yılında yayınlayacaktı. Önceki iki eserde psikanalizin temel kavramlarını ele almış olsa bile psikanalitik tedavinin ne olduğunu bu vakalar ile ortaya konur.  Ancak psikanalizde aktarımın ne olduğu ve onun nasıl ele alınacağı ya da Lacan’ın histeri hakkındaki ilk makalesinin başlığına uygun şekilde söylemek gerekirse ona nasıl müdahale edileceği esas meseledir. Patricia Gherovici “Histerikler nereye gitti? Lacan’ın histeriyi yeniden icadı [1]” adlı yazısında bize psikiyatri sınıflamalarından histeri kelimesinin 1952’den sonra silindiğini ve fakat aynı tarihte yukarı da bahsettiğim Lacan’ın Aktarım Müdahaleleri[2] adlı metninin Revue française de psychanalyse dergisinde yayınlandığını ekler. Bu metin Dora vakasına ve aktarımın önemine odaklanır. 

Freud Dora vakasını “Bir histeri vakasının analizinden parçalar”[3] adıyla yayınlar. Bu analizin tamamlanmamış bir çalışma olduğunu bilir fakat yine de yayınlamayı tercih eder çünkü tamamlanamaması aktarımla ilgilidir. Dora bir yandan Bayan K.’nın “tapılası beyaz bedenine” duyduğu hayranlıkla Freud’un kadınlık ve cinselliğe dair gizemle karşılaşmasını sağlarken diğer yandan bildiklerini bilmiyor gibi yapışıyla ve bilgiyi kendisine getirmesi için gerekenleri Freud’a sunup daha sonra sorularının yanıtlarıyla ilgilenmeyişiyle Freud’u histeriye dair önemli sorularla baş başa bırakır. Neden histeriklerin bilgiyle ilişkisi böyledir? Freud bu vakayla histeride hiçbir şey bilmemek istemeye dair arzuyu ortaya koymuş olur. Bir yandan histerik hastalar bilinçdışılarını Freud’a açarak onun psikanalizi keşfetmesini sağlayan hastalarken diğer yandan ise ortaya çıkan bu bilgiye karşı kayıtsızdırlar. O, “düşünüyorum öyleyse varım” yerine “varım ama bilmek istemiyorum” diyen bir öznedir. Lacan işte bu soruların cevaplarıyla ilgilenecektir. Kendi teorisini ve kliniğini inşa etmeye başladığı 1950’li yılları daha sonra Freud’a dönüş diye anılacaktır ve bu dönemde ortaya çıkan ilk metin yani “Aktarım Müdahaleleri” histeriyle ilgilidir. 

Bu metinde Lacan bize Dora vakasının bir seri diyalektik tersine çevirme içerdiğini ve tedavinin seyrinin buna dayandığını bize gösterir. Dora Freud’a babasının kendisini bir değiş tokuş nesnesi gibi gördüğünü, onu savunmasız bıraktığını anlatır.  Daha sonra iki sevgilinin ilişkisinin Dora’nın suç ortaklığı sayesinde devam ettiğini anlarız. Babası ve Bayan K arasında dolaşımda olan değerli hediyelerden birisi de Dora’dır. Freud bize hediyeler ile babanın cinsel iktidarsızlığının ilişkisini anlatır. Dora Vermögen kelimesini kullanır. Dora’ya göre babası Vermögen yani varlıklı bir adamdır ve Bayan K onu bu yüzden sevmektedir. Freud bu ifadenin Dora’nın da haberdar olduğu iktidarsızlığı gizlediğini fark ettiğini söyler. Freud da Dora’nın babasını sıra dışı yeteneklere sahip, aktif, maddi durumu çok iyi bir sanayici olarak betimlerken Dora’ya hak veriyor gibidir ama bunun ötesinde Vermögen göstereninin gönderme yaptığı iktidarsızlığı da görmüştür.

Lacan, Psikanalizin Öteki Yüzü, yani XVII. Seminer’in İğdiş edilmiş efendi başlıklı beşinci bölümünde Anna’dan, Dora’dan, Emmie’den önüne gelen bilgiye rağmen ve sadece bunları toplamak varken Freud’un nasıl olup ta yalnızca Oidipus kompleksi üzerinden açıklamalar içine sıkışıp kaldığını sorar.[4] Lacan bu yüzden hem bu seminerde hem de başka metinlerde Freud’un psikanalizi histerikleri dinleyerek inşa ettiğini fakat onları dinlemektense Oidipus kompleksinin ya da teorinin tarafına geçtiğini söyleyecektir. Lacan ise söylem teorisini geliştirdiğinde başka bir yöne gitmiş olur.  Nasıl?

Bu seminerde Lacan Dora’nın rüyasına döner. Annesi ona babasının öldüğünü, isterse gelmesini söylemektedir. Dora geldiğinde ise herkes babasının cenazesine gitmiştir ve o oturup sözlük karıştırır. Lacan artık babanın öldüğünü geriye isimler listesi kaldığını söyler yani tüm gösterenler ve onların tüm olası kombinasyonları elindedir. Bu yüzden de histerik için S1 ile Babanın-Adı aynı şeydir.[5] Lacan, Dora için her şeyin merkezinde babasının durduğunu bu yüzden söyler. Bütün macera ya da tüm aksilikler aslında babayla ilgilidir. Bu Vermögen yani varlıklı ya da varlıksız, yani iktidarsız adamla ilgilidir. Dora bir histerik olarak babayı efendi konumuna yerleştirmek ve bastırılmış hakikati ifşa etmek isterken baba kendisi de gösterene tabii bir özne olduğundan kastredir. Bu yüzden de Lacan onun efendi olmaktansa köle gibi olduğunu söyler.

Söylemde ana gösterenin (signifiant maitre) yerine baba gelir ama bu aslında babanın konumundaki düşüşü de gösterir çünkü demek ki bu yere başka gösterenlerde ana gösteren olmak için gelebilir. 

Psikanalizin Öteki Yüzü’nde Lacan şöyle der: “Bugünkü konuşmamın başında baba üzerine söylediklerime uygun olarak, onun anlamlandırıcı eklemlenmesinin öznel konjonktürünün belli bir tür nesnellik kazandığı gerçeğinden yola çıkarak, neden Dora’nın babasının, tüm maceranın ya da talihsizliğin odak noktasının, tam anlamıyla hadım edilmiş bir adam, yani gücü açısından çok hasta olduğu gerçeğinden yola çıkmayalım? Belli ki yolun sonuna gelmiş, çok hasta. Her halükarda, Studien über Hysterie gibi erken bir tarihte, baba kendisini sembolik bir değerlendirmenin nesnesi haline getirir. Sonuçta, hasta ya da ölmekte olan bir adam bile neyse odur. Onu meşgul olmadığı bir işlevde eksik olarak görmek, tam anlamıyla ona sembolik bir paye vermektir. Bu örtük olarak babanın sadece olduğu şey olmadığını, eski bir baba olarak bir unvan olduğunu söylemektir. O, eski savaşçı gibiölüm noktasına kadar bir babadır. Baba kelimesinde, yaratılış açısından her zaman oluşum halinde olan bir şey ima edilmektedir. Ve bununla bağlantılı olarak, bu sembolik alanda, histerik kadının söyleminde bu önemli, büyük rolü, bu efendi rolünü oynadığı ölçüde, babanın tam da bu yaratma gücü açısından kadının konumunu desteklemek için bulunan şey olduğunu not etmeliyiz.” (P.108)[6]

Bu kısa pasajda Lacan, histerik söylemin ana göstereni baba aracılığıyla tanımladığı fikrini ortaya koyar. Baba güçlü olduğu ölçüde değil, tam olarak hadım edildiği, iktidarsız olduğu ya da ölü ölçüde, yani saf sembolik güç olarak mevcuttur. O bir savaş gazisi ya da öznenin soyunun geldiği kişi olarak babadır. Babanın daima eski, eskiden kalma bir tarafı vardır. Histeriğin babası bir efendidir, artık öyle olmasa da ama öyle olmaya devam eden bir efendidir.

Bana bu efendi Günden Kalanlar romanını anımsatıyor. James Stevens İngiltere’de Darlington malikanesinin uşağıdır. Lordun efendi konumunda kalmasını sağlayan odur. Kazuo Ishiguro’nun romanından uyarlanmış olan film roman kadar etkileyicidir. 1920’lerden başlayarak 1960’lara gelirken babanın nasıl önce konumunu sonra da hayatını kaybettiğini görürüz. Malikanenin yeni sahibi bir Amerikalıdır. Fakat uşağı evi o hayattaymışçasına yönetmeye devam eder. Yeni patronu ona izne giderken arabasını verir. Bu gezi ona sarsılmaz sadakatini sorgulaması için iyi bir fırsat verecektir. Aslında rahmetli Lord bir Alman sempatizanıdır ve savaş dönemi boyunca evde buluşmalar düzenlemiştir. Yani pekte muteber birisi değildir. Stevens evden ayrıldıktan sonra bir otelde kalır ve arabasını da gören otel çalışanları başta onu bir aristokrat zannederler. O da buna izin verir. Seyahat boyunca Stevens hem baba olarak, efendi olarak Lordunu hem de ölmüş babasıyla ilişkilerini düşünür. Ölü babasıyla ile özdeşleşmesini fark edişiyle film başlar. Kendi babası ise hayatının son döneminde uşak olarak malikanede çalışmaktadır fakat Lord’un önemli bir konferansı olan bir gün felç geçirerek ölür. Stevens babasıyla ilgilenmekle Lordu arasında kalır. Baba lord’da olsa, uşakta daima ölü bir babadır. Lord aristokrasinin ölüm dönemini yaşamaktadır. Aslında evi zar zor elinde tutmaktadır. Politikanın da yanlış tarafındadır. Kendi babası, zaten artık çalışamayacak durumda, çok yaşlı zar zor yürüyen bir adamdır. Şüphesiz ki evin tüm işlerini planlayan ve her ne pahasına olursa olsun en mükemmel halde sürdürmeyi isteyen, evlenmeyen, kendi hayatını kurmayan bu adam bir obsesyoneldir. Fakat arabayla çıktığı yolculuk onun anlatısının histerikleşmesine neden olmuştur. Çünkü seyahat Bayan Kenton ile buluşmak için planlanmıştır. Bayan Kenton 1930’larda malikanede çalışmış fakat daha sonra evlenip işten ayrılmıştır. İkisi arasında neredeyse 15 yıl sonra başlayan mektuplaşma aslında buna neden olmuştur. Bayan Kenton’ın evliliği iyi gitmemektedir. Filmde beraber çalıştıkları dönem boyunca aralarında aşkın izlerini takip ederiz ama Bay Stevens arzusunu imkansız kılmayı tercih eder ve Bayan Kenton evlenip evi terk eder. Bu seyahat Stevens’a kaçırdığı fırsatları düşünmesi için bir fırsat sağlar. Çünkü o düşünür. Lacan obsesyonel nevrozun ideal bir nevroz olduğunu söyler. Çünkü obsesyonel fikirlerinin içinde yaşar. Lacan obsesyonel söylem diye bir söylem tanımlamamıştır. Fakat bu obsesyonelin histerik söylemi kullanmayacağı anlamına gelmez. 

Dora’nın babası da, tıpkı çöken aristokrasinin üyesi olan lord ya da Stevens’ın zavallı babası gibidir yani Wemögen, iktidarsız, güçsüz bir babadır. Yani cinsel bir ilişki kuramamaktadır. Üstelik Lacan’ın söylediği üzere zaten “cinsel ilişki yoktur”. Totem ve Tabu da bir ölü baba ve bir “cinsel ilişki yoktur” hikayesi olarak okunabilir. Oğullar babayı öldürür ve artık baba için sınırsız bir jouissance mümkün değildir. Fakat bunun yerine ensest yasağına dayalı toplumsal bağlar kurulur. Yani cinsel ilişki yoktur ile söylem konusu birbiriyle ilişkilidir. Histerik söylem de bir toplumsal bağ türüdür. 

Lacan söylemleri tanımladığı bu seminere Dört söylem ismini verebilirdi fakat Psikanalizin öteki yüzü adını verdi. Ve bu seminer de söylediği gibi “histeriğin söylemi, bilgi arzusuyla hareket eden (onunla canlanmış) bir insanın var olmasını mümkün kılan söylemdir”[7]. Ötekinin ona nesne olarak kim olduğunu söylemesini ister. 

Histeri kliniğimizin daima merkezindedir. Nasıl ki efendi hep vardı, histerikte hep var oldu. Histeriği ilgilendiren şey efendinin bilgisidir. O efendiye bu bilginin kendisine uygun olmadığını göstermenin peşindedir. Histerik, bir özne olarak bölünmüş bir öznedir. Freud ile karşılaşması bilinçdışı ve onun tezahürlerinin yani öznenin bölünmüşlüğünün adlandırılmasını sağlamıştır.Efendi söyleminde efendi bu bölünmenin üzerini örtmeye çalışır. Kendini eksiksiz sunmaya çalışırken yani varlıktaki eksiği gizlemek isterken histerik onu bulup çıkarmak peşindedir. O efendi üzerinde hükmünü kurmak ister. Bilgi daima S1 yani ana gösterenle bağlantılıdır, onun ete kemiğe bürünmesiyle efendi var olur. 

Bu efendi bazen histerik bir özne doktora başvurduğunda kendisini gösterebilir.  Neden histerikler doktora gider? Onun söylediklerinin doğru olmadığını gösterebilmek, kendisinin daha çok bildiğini kanıtlayabilmek için. Çünkü doktorun bilemediği ya da yapamadığı bir şeyler daima vardır. Mutlaka bir şeyleri kaçırmıştır. Tıpkı kasabın güzel karısının yaptığı gibi. Dora’nın son seansında söylediği gibi. Ya da Lacan’ın Trenel ile yazdığı abazi vakası gibi. Histerik efendinin bilgiyi yani onun jouissance’ına dair bilgiyi kendisine vermesini ister. Efendi bilgiyi üretir fakat bir imkansızlık söz konusudur hiçbir bilgi jouissance’a dair hakikati söyleyemez.

Öyleyse histerik hem efendiyi efendi konumuna koyan hem de kendisi de bir efendi olmayı isteyen bir öznedir. Bu iki durum arasındaki salınımın yarattığı çıkmaz onu bazen psikanalize doğru da götürebilir. Çünkü eğer analize giderse analistin söylemiyle karşılaşır ve bu onun söyleminin histerikleşmesine neden olur. Erkeğin bilmesi gerekir. Ne kadar çok şey bilirse o kadar iyidir. Bu efendi histerik çiftini var eden yapıyı kurar. Bildiği farz edilen özne böyle kurulur. “Histerik nedir?” sorusuna analistin söyleminin yanıtı Lacan’a göre “Sizi nereye götürdüğünü takip ederseniz, göreceksiniz[8]” şeklindedir. 


[1] Gherovici, P. (2014). Where have the hysterics gone? Lacan’s reinvention of hysteriaEnglish Studies in Canada, 40(1), 47-70. https://doi.org/10.1353/esc.2014.0000

[2] J. Lacan, « Intervention sur le transfert », Revue française de psychanalyse, n° 1, 1952, p. 155. 

[3] Freud S., « Fragment d’une analyse d’hystérie » (cas Dora), Cinq psychanalyses, Paris, PUF, 1993, p. 2.

[4] Et pourquoi Freud s’est-il trompé à ce point ? Alors que si l’on en croit mon analyse d’aujourd’hui, il n’y avait littéralement qu’à brouter ce qu’on lui offrait dans la main ? Pourquoi substitue-t-il au savoir qu’il a recueilli de toutes ces bouches d’or, Anna, Emmie, Dora, ce mythe, le complexe d’Œdipe ? Lacan J., Le Séminaire, livre XVII, L’envers de la psychanalyseop. cit., p. 112. 

[5] Brousse, M.-H. (2010). Sur les traces de l’hystérie moderneL’a-graphe, 45-53. https://univ-paris8.hal.science/hal-00998953

[6] Conformément à ce que j’ai énoncé au début de mon discours d’aujourd’hui sur le père, que la conjoncture subjective de son articulation signifiante reçoit une certaine sorte d’objectivité, pourquoi ne pas partir du fait que le père de Dora, point pivot de toute l’aventure, ou mésaventure, est proprement un homme châtré, j’entends quant-à sa puissance sexuelle ? Il est manifeste qu’il est à bout de course, très malade. Dans tous les cas, dès Studien über Hysterie, le père se fait lui-même d’appréciation symbolique. Après tout, même un malade ou un mourant est ce qu’il est. Le considérer comme déficient par rapport à une fonction à laquelle il n’est pas occupé, c’est lui donner, à proprement parler, une affectation symbolique. C’est proférer implicitement que le père n’est pas seulement ce qu’il est, que c’est un titre comme ancien combattant, c’est ancien géniteur. Il est père, comme l’ancien combattant, jusqu’à la fin de sa vie. C’est impliquer dans le mot père quelque chose qui est toujours en puissance en fait de création. Et c’est par rapport à cela, dans ce champ symbolique, qu’il faut remarquer que le père, en tant qu’il joue ce rôle-pivot, majeur, ce rôle-maître dans le discours de l’hystérique, c’est cela qui se trouve précisément, sous cet angle de la puissance de création, soutenir sa position par rapport à la femme, tout en étant hors-d’état

[7] Le discours de l’hystérique est ce discours qui fait qu’il y ait un homme animé d’un désir de savoir  L’nvers de la psychanalyse p.37

[8] LACAN J., Le Séminaire Livre XVIII, D’un discours qui ne serait pas du semblant, Paris, Seuil, 2006, p.170.