60.UPK 2024
“Raimund Gregorius’un hayatını değiştirecek olan gün, öteki pek çok gün gibi başladı. “Pascal Mercier’nin Lizbon’a gece treni romanı bu cümleyle başlıyor. Gregorius lisede yunanca, latince ve İbranice öğretmenidir. Fakat o sabah yaşadığı karşılaşma önce onu Amadeu Prado’nun kitabıyla (Sözlerin kuyumcusu) karşılaşmaya ardından da tüm hayatını geride bırakarak Lizbon’a doğru sürükler. Prado’nun yazdıklarının peşinden gider ve doktorun peşinden gittikçe Salazar’ın iktidarının (1932-1968) izlerini sürer. Bir gün doktorun muayenehanesine kalbi durmuş bir hasta gelir. Hastayı görür görmez tanır. Lizbon kasabı diye anılmaktadır. İlk müdahale başarılı olur ve hasta geri döner, ardından hastaneden iyileşerek taburcu olur. Fakat ona inanan, ona çok saygı duyan hastalarının gözünde konumu yerle bir olmuştur. Bu kararı onda çok büyük bir etik tartışma başlatır. Böyle bir katilin ölümüne pasif bir şekilde izin vermek doğru mudur, değil midir? Bu şiddet midir, değil midir?
“Bunu o adam için mi yaptım? Yaşamaya devam etmesini onun adına mı istedim? Bunun benim arzum olduğunu yürekten inanarak söyleyebilir miyim? Hastalarımda gerçekten benim arzumdur bu, hoşlanmadıklarımda bile. En azından böyle olduğunu umuyorum, yaptığım işin, bildiğimi sandığım nedenler dışında kalan bambaşka nedenlerle sırtımdan yönlendirildiğini düşünmek zorunda kalmak istemiyorum. Ama o adamın durumunda?
…
Öyleyse gerçekten kendim için mi yaptım bunu? Kendimin karşısında, nefretini bastıracak gücü olan iyi bir doktor ve yürekli bir insan olarak durmak için mi? Kendine hakim olmanın zaferini kutlamak ve nefsini yenmiş olmanın sarhoşluğunda mest olmak için mi? Ahlaki kibirden mi yaptım öyleyse, daha da kötüsü: Son derece sıradan kibirden mi?..
Ben doktorum- öfkeli kalabalığın karşısına öyle çıktım. Hipokrat yemini ettim, kutsal bir yemindir o, o yemini asla bozmam, hiçbir zaman, koşullar ne olursa olsun da diyebilirdim.”
Birini öldürmekte, birini ölüme terk etmekte şiddet değil mi?
Freud şiddeti ölüm dürtüsü üzerinden ele alır. Dürtü Freudcu tanımı gereği hiç durmayan hep devam eden bir güçtür. Onun bireysel ve toplumsal düzeyde etkilerini uygarlığın tarih sahnesinde izlemek mümkündür. Lacan’ın Le Sinthome adlı seminerinde söylediği gibi “Ölüm dürtüsü ancak imkansız olarak düşünülebildiği ölçüde gerçektir, yani yüzünü her gösterdiğinde düşünülemezdir”[1]. Bu yüzden de Freud’un ölüm dürtüsünü dünyanın tüm yıkım ve çaresizliklerinin kendi gösterdiği çatlak olarak ta görebiliriz.
Totem ve tabu da ise Freud bize ilk babayı, Urvater’i anlatır.* İlk baba bir şiddet hikayesi olarak ta görülebilir fakat bu şiddetten sonra Yasa doğar. İnsanlar arasındaki şiddeti engelleyecek iki temel tabu ortaya çıkar: ensest ve cinayet yasaktır. Fakat şüphesiz yasanın kendisinin de bir şiddeti vardır. Bugün dünyada iktidarların gücü ve bu gücünün kullanımı bunu kanıtlamaya yeter. Bu güç kendini en başta kullandığı söylem üzerinden var eder. Lacan söylem diyerek sözleri, ifadeleri ya da beyan edilenleri kast etmez. Söylem bazen sessizlikte olabilir ve bu haliyle sözden bile fazla şiddet içerebilir.*
Lacan söylem teorisini Psikanalizin Öteki Yüzü seminerinde ortaya koyar ve bize Hegel’in köle efendi diyalektiğinden bahseder. Köle ve efendinin arasındaki sosyal bağı belirleyen Efendi Söylemidir. Efendi emreder ve köle onun istediğini yapar. Her ne kadar aradaki fark çok ince bir hattan geçiyor olsa da efendi bir tiran yada diktatör değildir. Efendi kastrasyona tabiidir ve onun hükmünün sınırları vardır. Fakat bugün söylemimizi Efendi Söyleminden daha çok domine eden bir söylem var: Kapitalist söylem.
Söylem nedir?
Lacancı söylem kavramı için bir parantez açalım: Bu örneği Antonio Quinet’nin Şehrin deli efendileri kitabındaki yoldan anlatmak istiyorum. Lacan bize dört söylem tanımlar yani dört farklı sosyal bağ tanımlamış olur.
- Doktor tedaviyi düzenler ve hasta ilacını alırsa bu ilişki, daha doğrusu sosyal bağ Efendi söylemine göre kurulmuş olur. Doktor reçeteyi belirler, order verir verir ve hasta da buna itaat eder.
- Psikiyatrist ise hastayı hastalığı hakkında genellikle bilgilendirmek ve hastalık ile tedavisine dair bir psikoeğitimle dahil etmek isteyecektir. Buradaki söylem üniversite söylemidir.
- Oysa doktor susar ve hastalığın nedeniyle ilgili hasta konuşursa ve doktor hastanın arzusunun nedeni olan nesnenin yerine geçerse buradaki söylem analitik söylem olur. Aktarım kurulur. Analizan analizi yapan kişidir.
- Hasta yerine hastaya dair öznel bir bilgiyi üretmeye doktor girişirse burada histerik söylem ortaya çıkmış demektir.
İçinde bulunduğumuz çağ kapitalist söylem ile efendi söylemi arasında bir salınım içerisindedir.
Kaptalist söylemin etkilerini uygarlığın huzursuzluğunda, şiddetin yeni biçimlerinde (okul saldırıları, toplu intiharlar gibi), klinik pratiğimizde ortaya çıkan yeni semptomlarda (dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, anoreksi, bulumi) görmek mümkündür. Oysa görünür yüzünde kapitalizmin söylemi özgürlük üzerine kurulur. Özneler özgürdür, yani istedikleri tüketim nesnelerine yani Lacancı bir terimle söylemek gerekirse artı-keyif nesnelerine ulaşmakta özgürdürler. Fakat bu özgürlük onları diğer öznelerle ilişkilendirmez. Bu sınırsızlıktan ötürü, Lacan Kapitalist söylemin, Efendi Söyleminin aksine kastrasyonu dışlayan bir söylem olduğunu belirtir. Bunun sonucu ise zalimliktir. Çünkü şiddet ve zalimlikte bir birbirinden farklı şeylerdir. Bu yüzden de ayrımcılığın her türünü görebildiğimiz bir dönemdeyiz. En görünür biçimi de her gün binlerce kişinin evlerini kaybedip mülteci durumuna geçmesiyle kendisini göstermektedir. Dünyada bugün 120 milyon mülteci bulunmaktadır. Kapitalist söylemin getirdiği özgülüğün öteki yüzünde böyle bir ayrımcılık kendisini göstermektedir.
1967’de Proposition adlı metninde “Ortak pazarların geleceği, dengesini ayrımcılık süreçlerinin giderek sertleşen bir uzantısında bulacaktır”[2] ‘der. Bu durumu Lacan “sosyal grupların bilim tarafından yeniden şekillendirilmesinin ve özellikle de bilimin getirdiği evrenselleşmenin bir sonucu[3] ” olarak görüyordu.
Zygmunt Bauman’ın Iskarta Hayatlar adlı kitabı Calvino’nun Görünmez kentler romanına atıfla başlıyor. Bu kentlerden biri olan Leonia şehrinin sakinleri için hayat tüm yeni şeylerin keyfini çıkarmak üzerine kuruludur. Yepyeni giysilerini giyerek güne başlarlar. Sabah buzdolabından açılmamış paketleri açıp kahvaltılarını ederler. Fakat bu yepyeni olan her şey ertesi gün artık eski olduğu için çöpe atılır ve şehrin etrafı çöplerle dolar. Kıyafetlerden, ambalajlardan oluşan dağlardan şehrin çevresi görünmez olur. 1972 tarihli bu kitap şüphesiz etkileyici bir öngörüye sahip fakat Bauman’ın söylediği gibi dünyayı sadece çöplerle de doldurmuyoruz. İşte Bauman bu noktadan yola çıkarak ıskartaya çıkan ya da artık durumuna düşenin sadece nesneler olmadığını insanlar da olduğunu gösteriyor. Modernleşme tüm insanlığın ulaşacağı evrensel bir hedefken, ilerledikçe daha çok kişiyi getirdiği olanaklardan mahrum bırakmaya başladı. Bu yaşam sadece ayrıcalıklı bir kesim için mümkün hale geldi. Diğerleri için artık yaşamlarını daha geleneksel bir şekilde sürdürme imkanı da ortadan kayboldu. Üstelik küresel sorunlara yerel çözümler bulmak zorundalar. Ortaya harcanmış hayatlar, bilerek kayıt dışı bırakılan ihtiyaç fazlası insanlar çıktı. (Teknelerle Avrupa’ya gitmeye çalışan sığınmacılar, batan tekneler, kıyılara vuran bedenler..) 1967’de Lacan Çocukluk psikozları konferansında kapanış konuşmasında (Discours de clôture des journées sur les psychoses chez l’enfant )“Aynı mekana kendilerini hasretmiş insan kitlelerinin […] ayrı kalması nasıl mümkün olabilir[4]? diye sorar.
Freud 1. Dünya savaşının 6. ayında yazdığı “Savaş ve ölüm üzerine düşünceler” adlı metninde uygar dünyanın kötülüğü bir düzene sokacağına dair yanılsamanın yıkılmasının bireylerde nasıl bir hayal kırıklığına sebep olduğunu anlatır. Üstelik biz, Freud’un bu metinde bahsettiği kötülüğü ve acımasızlığa dair her şeyi bildiğimiz ve de yetmezmiş gibi bir de gözümüzle ekranlarımızdan gördüğümüz bir çağda yaşıyoruz. Hatta bize bunu çoğu zaman kurbanların kendisi anlatıyor. Durum Borges’in Alçaklığın Evrensel tarihi kitabındaki haritacılık sanatına benziyor. Bu kitaptaki haritacılar öyle ayrıntılı haritalar yaparlar ki ki artık her şey en ince noktasına kadar görülür olur ve neredeyse haritalar bire bir boyuta varır. Fakat artık harita, harita olarak kullanışsızdır. Sosyal medya da bu haritalara benziyor. İçinde her şey var. En ince detayına kadar her şey. Gerekli tüm bilgiye sahibiz içinde olduğumuz dünyaya dair ama içinde yolumuzu bulmak mümkün değil.
“Ancak herhangi bir cinsel amaç olmaksızın, yıkıcılığın en kör öfkesi içinde ortaya çıktığı durumlarda bile, egonun her şeye kadir olma yönündeki eski arzularını yerine getirmesi nedeniyle, dürtünün tatminine olağanüstü yüksek derecede narsisistik bir hazzın eşlik ettiğini görmezden gelemeyiz.” Der Sigmund Freud, Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları’nda. Sizce burada nasıl bir narsistik hazdan bahsediliyor olabilir? Freud’un bahsettiği haliyle yıkıcılık arasında nasıl bir bağlantı olabilir?
Todd Mc Gowen bize Irkçı Fantezi kitabında Almanya’da 1938’de yaşanan Kristal Camlar Gecesini anımsatır. Yüzlerce Yahudi’nin öldürüldüğü, dükkanlarına ve sinagoglara saldırılan bu gecede aslında gerçekleşen nedir? Freud’un ifadesiyle uygar bir toplumda böyle bir şey nasıl ortaya çıkabilir? Aslında 1938 yılında Alman toplumunun değerleri açısından etrafı yıkıp dökmek ya da insanlara saldırmanın kabul edilebilir hiçbir tarafı yoktu. Bunun doğru olduğunu iddia edebilmek mümkün değildi. Fakat ırkçılık ve ayrımcılık kökenlerini bilinçdışında bulur. Bunu söyleyebilmemizin en temel nedeni ise insanların doğruyu yanlıştan ayırabiliyor olmasına rağmen yine de ırkçılığın var olmaya devam ediyor olmasıdır. O yüzden de burada dürtü, haz ve jouissance düzeyinde okumak gereken bir şey olduğu aşikardır.
Jacques Lacan’ın Psikanaliz Etiği ‘nde (1959-1960) vurguladığı gibi, özne her zaman ötekini hep kendisinden daha mutluymuş gibi deneyimler. Öteki, özneyi dışlayan bir jouissance ‘ın mevcut olduğu bir yaşama sahiptir. Kısacası öteki, öznenin alamadığı hazzı alır. Öteki, yani yabancı, özne için rahatsız edici bir gerçeklik oluşturur. Bu da nefrete yol açar. Ama aslında özne nefret etmeyi istemez fakat nefret tarafından belirlenir. Bu nefret ötekinin zevkine, hazzına, jouissance’ına yöneliktir. Öteki özne için hangi jouissance’ı somutlaştırıyorsa ona yöneliktir. İşte söylem meselesi burada yeniden ortaya çıkmaktadır. Söylem nefretin hedefine kanalize olmasına olanak verirse ne olur? Savaşlar, soykırımlar, linçler olur. Kapitalist söylem, sınırı olmayan tatmin biçimleri sunduğundan bu açıdan çok elverişlidir. Kapitalist söylem öznenin bu yıkıcılığının jouissance’ını eyleme koymasına izin veririr. Lacan kapitalizmin kastrasyonu kabul etmeyen bir söylem olduğunu belirttiği “Duvarlara konuşuyorum” metninde bunu söyler.
Kardeşlik babayı dışlamakla doğar fakat modern çağda baba artık otoritenin sahibi bir baba değildir. Totem ve tabu’daki baba kastrasyonu kabul etmeyen bir babadır. Oğullar onu öldürdüklerinde kendileri de ensest ve cinayet yasasına tabii olduklarından onların jouissance’ı artık sınırsız olamaz yani oğullar baba olarak kastrasyonunda taşıyıcısı olurlar. Burada küçük bir parantez açmakta yarar var. Şüphesiz ki babadan bahsettiği tek mit ilk baba değildir. Öidipus kompleksini söylemeden geçemeyiz. Freud hep babanın gücüne ve konumuna referans verirken olgu öykülerinde bahsedilen babalar ya hastadır ya da gücünü, kudretini, parasını kaybetmiştir. 1938’de Lacan Aile Kompleksleri metninde babanın konumundaki zayıflamanın altını çizer. 1967’de Proposition adlı metindeyse “babanın buharlaştığını” söyler. Babanın buharlaşmasının bıraktığı yara izinin ayrımcılıkla birlikte düşünülmesi gerektiğini söyler. Bu yüzden de birbirinden farklı düzlemlerde gelişen ve bazen farklı dallarının birbirine dolaştığını tespit edebileceğimiz bir ayrımcılık ağının içindeyiz. Bu dalların başında birden fazla efendi bulunmakta ve güce dayalı bu düzen hiç te bir demokrasiye benzememektedir.
Yine Totem ve tabu’ya dönersek, kardeşlik babayı dışlamakla doğar. Onları kardeş yapan akrabalıkları değil babaya karşı aldıkları konumdur. Hepsi öldürülen babanın oğullarıdır. Yani kardeşliğin kökeni şiddete, dışlamaya ve ayrımcılığa da dayanır. Kardeşlik aynı zamanda jouissance yüzünden ya da onu düzenlemek için olur. Böylece toplumsal bağlar belli gösterenler etrafında düzenlenir (S1’e göre). İlkel toplumlarda bir totemin etrafında kurulan toplumsal düzenden başlayan insanlık demokrasi ve insan hakları etrafında şekillenen bir toplumsal düzene evrilse de Freud’un Uygarlık, din ve toplum metninde söylediği gibi asla savaşlar bitmedi ve daima bir S1 etrafında gelişen ayrımcılıkta baki kaldı. Bu gösteren bazen milliyet, bazen ırk, bazen devlet ya da din olabilir. Ve Uygarlığın huzursuzluğu bu zeminde büyümeye devam ediyor.
Bu yüzden de başladığım noktaya yani Amadeu Prado’ya geri dönersem Hipokrat yemini evrensel olarak etik bir konumdur. Çünkü herkes için yaşamın tarafındadır ve ayrımcılığın hiçbir türünü kabul etmez. Amadeu Prado bu etik konumuyla modernitenin bir sonucu olan efendi söylemi ve kapitalist söylem arasında salınıma karşı durur.[5]
[1] Lacan, J. (2005). Le sinthome (s. 125). Seuil.
“La pulsion de mort, c’est le réel en tant qu’il ne peut être pensé que comme impossible, c’est-à-dire que chaque fois qu’il montre le bout de son nez, il est impensable.”
[2] “Notre avenir des marchés communs trouvera sa balance d’une extension de plus en plus dure des processus de ségrégation.”
J. Lacan, « Proposition du 9 octobre 1967 sur le psychanalyste de l’école », dans Texte de fondation et autres textes, ECFP, p. 26.
[3] “.. la conséquence du remanie- ment des groupes sociaux par la science et nommément de l’universalisation qu’elle y introduit.”
J. Lacan, « Proposition du 9 octobre 1967 sur le psychanalyste de l’école », dans Texte de fondation et autres textes, ECFP, p. 26.
[4] J. Lacan, « Discours de clôture des journées sur les psychoses chez l’enfant », dans Enfance aliénée, Paris, Denoël, 1984, p. 259.
Comment faire pour que des masses humaines, vouées au même espace […], demeurent séparées
[5] Bu yazı 60. Ulusal Psikiyatri Kongresinde sunulmuştur.