
Psikanalistin Arzusu Üzerine
Özgür Öğütcen
Psikanalist ve arzu, yan yana gelmesi hem zor hem akla yakın iki kelime. Lacan, “Psikanaliz nedir?” diye sorduğunda, “Psikanalistten yapması beklenen şeydir” diye yanıtlar. Psikanalist bir şey yapmalıdır, ama bu nedir? Tedavi etmek mi? Semptomları ortadan kaldırmak mı? Analiz etme işinde analizana yolu açmak mı? Aslına bakılırsa psikanalist belli bir bilgiye istinaden tanımlanamaz, eğer böyle olsaydı üniversite söyleminin ortaya koyduğu “hoca” sıfatıyla onu tanımlardık. Ama bu tanım doğası gereği yeterli değildir. Başka bir şeyler gerekir. Ki bu gerekli olan, bir analistin bildikleriyle, üzerine konuşabildikleriyle sınırlanmamalıdır. Onun eyleminden, analitik eylemden köken almalı, hatta öyle ki konuşmayı bilmesini gerektirmesinden çok, yeri geldiğinde nokta koyabilmeyi, boşluk açabilmeyi, susmayı, altını çizmeyi ve daha da önemlisi bir yön duygusunu içermelidir. Bunun kuşkusuz arzuyla bir ilgisi vardır. Arzu bize bir yön verir, seçim yaptırır, bizi peşinden sürükler, onu bilmemiz bile gerekmez. “Arzu insanın özüdür” demişti Spinoza, eğer bu ifade doğruysa, psikanalistin kendi pratiğinde arzu ile bir ilişkisinin olması elzemdir. Bu onun kendi kişisel arzusundan soyutlanmış bir arzudur, Lacan bu arzu için “saflaştırılmış bir arzu” deyimini kullanır. Bir arzunun saflaştırılması ne anlama geliyor peki? En saf haliyle bir arzu kendi nesnesini elinden kaçırmasına, kendi imkansızlığına tanıklık eder; onu söyleyemeyiz, kelimeler buna izin vermez, konuştuğumuz için konuşan varlık olarak bize yasaklanmıştır bu. Ama bize bir yön, bir doğrultu, bir amaç vermekten alıkoymaz bu özellikleri.
O halde psikanalistin arzusu psikanalizin kendisinden ayrı düşünülemez. O psikanalitik sürece içkindir, analitik eylemin motorudur. Tedavi etme hedefi, Freud’un sözünü ettiği tedavi etme gazabı (furor sanandi) ancak psikanalistin arzusuyla sınırlandırılabilir. Bu sınırlama gereklidir çünkü geçen yüzyılda analizanın direncine çokça vurgu yapılmasına karşın, analist tarafındaki dirençten o kadar da bahsedilmemiştir. Lacan daha da ileri giderek, psikanalizdeki tek direncin analistin direnci olduğunu söyler. Bu bugün bize ne söylüyor?
“Analistin arzusu” kavramı analistin kendi analizinin sonuçlarından ayrı tahayyül edilemez. Analizinin sonunda buraya varılması hedeflenir, yani analistin arzusu analizin olası sonlarından biri olarak görülebilir. Sonuç olarak, analiz süreci ve analitik eğitim birbirinden ayrı şeyler olarak düşünülemez ve kişisel analiz arzunun yörüngesinde ilerler. Analistin arzusu hastanın bilinçdışı ile psikanaliz arasında bir düğüm noktası oluşturur, onları birbirine bağlar. Bu yüzden psikanaliz diğer terapilerden farklıdır, tedavi edenin sürece “nesnel” biçimde dışsal olduğu bir tedavi etme pratiği değildir. Freud’un dediği gibi, tedavi edici etki ikincildir.
O halde elimizde kalan güncel sorulardan biri şudur: Günümüzde analistin arzusunu nasıl ele almalıyız? Bu soru Lacancı psikanalize özgüdür.
