Baba işlevi hakkında notlar

BABA İŞLEVİ HAKKINDA NOTLAR

Ceren Korulsan

 “Baba bağ kurmayı ve Yasa’yla arzuyu karşı karşıya getirmemeyi bilendir.” [1]

Lacan

“Subversion et dialectique du désire”

(Arzunun Yıkımı ve Diyalektiği)

Eğer baba olmak DNA’yı aktarmakla ilgili ve ondan ibaret olsaydı, babalık sorusunun cevabı genetik testlerle yanıtlanacağı için yaşadığımız çağda babalıktan bahseden kimse kalmazdı. Ailenin yapısı değiştiği halde ve artık çocuk sahibi olmak yapay döllenmeyle de mümkün olsa da, psikanalizde hala babadan bahsediliyor olunmasının nedeni budur. Bir baba nedir? Bu soruyu en başta Freud sormuştu. Freud’un yanıtı ise temel amacı yasaklamak olan Oidipus’tu. Sofokles’in Oidipus’u anneyle ensest birlikteliğini engellemeye adanmış bir karakterdi. Freud Oidipus’la ilgili bize şunu söyler: Anneden ayrılmayı sağlayarak ensest yasağının Yasasını işletmeye çalışmak babanın görevidir. Lacan ise bu ayrılmanın gerekli olduğu kadar travmatik de olan doğasını anlatır. Baba işlevinin simgesel yönü erkek çocuğu jouissance’ın ayrılmamış alanından çekip çıkarır. Böylece  kendi arzusuna doğru gidebilmesi için imkan tanır ve ona kendi arzusunu keşfetmek için yol gösterir.

Freud’un bahsettiği baba bir yandan kastrasyonun aracısıyken bir yandan kendisi de kastrasyonun izlerini kendi üstünde taşıyan bir babaydı. İşte Yasaya eşdeğer olan baba böyle bir babadır. Ama Freud’da sanki babanın iki yüzü var gibidir. Bu bölünme Totem ve Tabu’daki babada görülür. Burada  sınırlanmamış bir dürtü ve jouissance’a hiç bir dolayım olmaksızın sapkınca ulaşımı olan bir baba vardır ki ancak onun ölümü Yasa’nın kurulmasını mümkün kılar.

Daha psikanalitik teorinin ilk zamanlarından beri Freud kastre, beyhude, kaybedilmiş bir babadan bahsediyordu. Baba  Yasa’nın taşıyıcısı ve aile içinde onu kuran kişiyse ama orada değilse ya da baba çok zayıf, kırılgan biriyse o zaman baba yasa eşitliği nasıl kurulur diye sormamak mümkün mü?  Freud’da kendi babasına dair bunu soruyor gibidir. Onun babası, Jacob tüccar, kendi işini yapan, büyük hedefleri olmayan bir adamdır. Freud Rüyaların Yorumu’nda bir gün babasının Freiberg’te kaldırımda yürürken bir adamla karşı karşıya geldiğini ve karşısındaki adamın kibirli, üstten bir tavırla  babasının kepini fırlatıp “Yahudi aşağı in!” diye nasıl bağırdığını anlatır. Freud bu aşağılama karşısında babasına ne yaptığını sorar. Babası ona kaldırımdan indiğini ve yerden kepini aldığını anlatır.  Bu anı Freud’un hafızasında aşağılanmış, güçsüz, zayıf bir adam olarak babasına dair silinemez bir iz bırakır. Massimo Recalcati “Ce Qui Reste du Pere”[2] ( Babadan Geriye Kalan ) adlı kitabında  Freud’da babanın iki yüzü olduğundan bahsederek Freud’un babası ile Homeros’un İlyada’dasındaki Hector’u karşılaştırır. Hector, Truva’yı istilacılardan korumaya çalışan bir komutan ve bir babadır. Savaş meydanında kaskını oğlu yüzünü görebilsin diye çıkarır ve tanrılardan oğlunun kendisinden daha güçlü olmasını dileyerek onu havaya kaldırır. Bu baba hem kaskını çocuğuna kendisini tanıtmak ve onu korkutmamak için çıkarışı ile tasvir edilen şefkatiyle ve Truva’yı korumak için savaşan bir savaşçı olarak gücü bir arada barındırır. Yani tragedya çağının  babası karşısında  güncel baba figürü ya bir komedi karakteri gibi dalga konusudur ya da Yasanın diyalektiğini üretmeye izin vermekten çok uzak bir figür olarak otoritesi yalnızca dehşet ve kaygı yaratır.

Lacan  baba imgesinin çöküşünden iki dönemde bahseder. İlk bahsedişi 1938’de “Les Complex Familliaux Dans La Formation de L’individu” (Bireyin Oluşumunda Ailesel Kompleksler)[3] adlı  metnidir. Bu metin Encyclopedie Française için tam da 2. Dünya Savaşı’nın eşiğinde yazılmıştır. Burada Lacan aile hakkında bazı önemli sorulara cevap verir. Ailenin üyelerinin anne, baba ve çocuklar olmasının kimlik açısından sayısal sonucundan öte bir sonucu olmadığını söyler. Buradan yola çıkarak şunu söylemek mümkündür: Bugün aile genellikle anne, baba, bakıcı ve çocuklardan oluşuyor. Bir önceki evrede ananeler ve dedelerin dahil olduğu aileler yaygındı. Şimdi iki anne veya iki babanın olduğu aileler kurulmaya başladı. Bu çiftler evlat edinerek veya taşıyıcı anne aracılığıyla bu çocukları ediniyorlar. Her çağın kendine özgü kültürel şartları olacaktır ve o şartlara göre aile kurumu kurulacaktır. Tekrar  “Bireyin Oluşumunda Ailesel Kompleksler” metnine dönmek gerekirse Lacan burada ailenin bir kurum olduğunu ve kan bağından gelen biyolojik bir olgu olmadığını vurgular. Fakat bu aile kurumu her nasıl kurulmuş olursa olsun eğitim, içgüdülerin bastırılması ve “dilin edinimiyle” çocuğa hakim olur der. Çünkü ötekiyle ilk karşılaşılan yer  ailedir ve içinde ve ailesel komplekslerden geçerek bireyin öznelliği şekillenir. Lacan üç aile kompleksi tanımlar: Birincisi sütten kesmedir. Sütten kesme kültürel şartlara bağlıdır ve çocuğun en arkaik hislerinin temelini atarken psişe üzerinde bedenin izini bırakır. Ölüm içgüdüsü ile yaşam içgüdüsü bu kaybın ardından birbirine bağlanır. İkincisi ihlaldir, ki burada kardeşten bahseder. Sevilen ama çok kıskanılan kardeş kıskançlık duygusunu davet eder. Üçüncüsü ise Oidipus’tur. Lacan’a göre evrensel olan kastrasyon kaygısıdır, Oidipus ise kastrasyon ve kaybın kültürel bir biçimidir. Bu üç komplekste de anlatılan aslında kayıptır. Hayati olan süt kaybedilmiştir, çocuk bundan yaşamsal bir yara alır. Bir kardeşin varlığıyla çocuk annesindeki ayrıcalıklı yerini kaybetmiştir. Sonuncusunda ise Oidipus Kompleksinin sonucu olarak kastrasyon vardır; arzu nesnesi olarak anne kaybedilmiştir.

Lacan “Bireyin Oluşumunda Ailesel Kompleksler” metninde “psikolojik kalıtım denen olgularda biyolojinin önemini fazlalaştırmamak psikologlar için zordur” tespitiyle  her tür biyolojik indirgemenin yolunu kapar ve böylece baba olmanın tamamen “gösterenle ilgili olduğunu” da  söylemiş olur. Bu Romalılardan beri böyledir: Pater est semper incertus yani baba daima belirsizdir. Başka bir deyişle onu belirli kılmak gerekir. Babayı belirlemenin yolu genetik ya da biyolojik olamaz.

Phillipe Collinet tıbbi müdahalelerin ve in vitro fertilizasyonun yaygınlığını  göz önünde bulundurarak “Familles complexes et Complexes familliaux” (Kompleks Aileler ve Aile Kompleksleri)[4]  adlı makalesinde Lacan’ın üç kompleksine bir dördüncüsünün, hamile kalma kompleksinin eklenmesini önerir. Doğacak özne için hamileliğin  gerçekleşme biçiminin nasıl sonuçları olacak diye sorar. Bu soruya başka bir soru daha eklenebilir: Arzu hamile kalmanın biçimine tabi midir? Zarf değişince zarfın içindeki de değişir mi? Böyle olsaydı, psikanaliz Freud’un döneminin Viyana’sının bir ürünü olmaktan ibaret olmaz mıydı? Fakat bunun yerini tespit etmek önemlidir çünkü hamileliğin biçiminin yapısal sonuçları olduğunu söylemek ciddi bir tezdir. Hamileliğin gerçekleşme biçimi bir analizde analizanın söyleminde içerilir. Bunun bilinçdışı önemi olabilir de, olmayabilir de.

Lacan’ın bu metnini yazdığı dönem ikinci dünya savaşının başlamasından, Paris’in işgalinden bir yıl öncedir. Lacan’a göre baba imagosu psikanalizin icadından beridir ki çöküş içindedir, oluşan krizde babanın çöküşünün imdadına telafi için totaliter, diktatör, deli babalar yetişir. Sağlam bir kimlik ve güvenli bir alan sunmak artık bu evrede otoriter figürlerin eline geçmiştir.

İkinci defa Lacan’ın babanın çöküşünü ele alışı Mayıs 1968’dedir. Öğrencilerin ayaklanması sadece Avrupa’yı değil, tüm dünyayı etkileyecektir. Lacan’ın teorisinde bu dönemde artık “Babanın-Adı” yerini almıştır. “Note sur le Père et Universalisme” (Evrenselcilik ve Baba Üzerine Not)[5]  adlı metninde babanın “buharlaştığını” (l’évaporation du père) söyler. İkinci Dünya Savaşı ve Mayıs 1968 olmak üzere, 30 yıl arayla, birbirinden bu kadar farklı iki dönemde, önce babanın çöküşü ardından babanın buharlaşmasının Lacan’ın teorisinde art arda gelişini nasıl değerlendirilmelidir? Massimo Recalcati Babadan Geriye Kalan (Ce Qui Reste Du Père) adlı kitabında buna değinir. Bir tarafta totaliter ve totemvari bir babanın ortaya çıkışı ve her tür farklılığı yok edişi söz konusuyken diğer tarafta ise bu otoriter baba işlevinin ve patriyarkal toplumun radikal bir eleştirisi mevcuttur.  Totalitarizm tarafından lime lime edilen baba işlevi yerine getirilen yıkıcı, despot,  tümgüçlü bir baba ile tamir edilememiştir. Mutlak bir Yasanın nostaljisiyle, o babayla özdeşleşen büyük kitleler hayal kırıklığından, savaşın kaçınılmaz sonuçlarından ve içinde oldukları toplumsal krizden kurtulamamışlardır. Recalcati bu tarihi dönemeçlerin babanın imagosunun ve onun sembolik işlevinin gücünü kaybediş anları olduğunu söyler. Sonrasında ise Kapitalist söylemin “özgür”, “sınırsız” bireyi için İdeal Baba’dan, Yasayı garanti eden Baba’dan bahsetmek artık mümkün değildir. Burada yeni olan nesnelerin totalitarizmidir. Sınırsızca jouissance’a götüren nesnelere karşı açlık ve  doymazlık bireyi tüketici haline sokar. Recalcati bunun kapitalist söylemin manik boyutu olduğunu söyler. Bunun bir başka sonucu daha olacaktır. Baba işlevi kastrasyonu sağlayamazsa bunun sonucu arzu ve aşkın birlikte barınamaması olur. Bireyin sınırları olmayan jouissance’ında aşka yer olmayacaktır ve insani olmayan, çünkü kastrasyonla ehlileşmemiş haldeki arzusunda zaten eksiğe yer yoktur. Yasa ve arzu birbirine eklemlenemeyince bir tarafta Yasa olmadan arzu, diğer tarafta arzu olmadan Yasa kalır. Yasa olmadan arzu sınırsızca jouissance içinde olmaktır, böyle bir arzunun sınırı yoktur ve tabii Öteki’yle bağı da yoktur. Arzusu olmayan bir Yasa bir tür kurallar toplamıdır ve onda tekilliğe, istisnaya yer olmaz. İki durumda da arzunun aşkı içermesi söz konusu olamaz. Baba işlevi, babanın cisimleşmesiyle ve kastrasyondan geçilerek Yasa ve arzu arasındaki bağı kurandır. Ödipus kompleksinin sonucu bir kayıpsa, bu kayıp sayesinde arzu nesnesi olarak anne kaybedildiği için özneye  arzulayabileceği ihtimallerin kapısı açılır.

Özne başlangıçta bir eksikle, kökende bir kayıp  yaratan dille bölünmüştür. Dile girmesiyle oluşan başlangıçtaki kayba karşı teselli olarak öznenin yapısında işlev gösteren nedir? Aslında bu sorunun cevabı Lacan tarafından defalarca formüle edilmiştir, cevap “Babanın-Adı’dır”. Lacan çok uzun süre, Babanın-Adı’nın öznedeki fayı dolduran bir gösteren  ve  arzuyu yönlendirme işleviyle yapıdaki eksiği telafi etmeye imkan veren bir gösteren olarak  öznenin yapısındaki ikame olduğuna  inandı. Fakat öğretisinin daha sonraki evresinde  “Semptomu daha az gerekli yapmayacak Babanın-Adı gereklidir”[6] diye ekledi. Bununla ne kast ediliyor? Semptomla babasal işlevin nasıl bir ilişkisi olabilir? Bu Babanın-Adı artık geçersizdir anlamına gelmez. Ama ruhsal yapıdaki yerinin semptomun işlevi olmadan yetersiz olduğu anlamına gelir ki psikanalizi teorik olarak tamamen farklı bir yere getirir. Demek ki Lacan için  semptom tıptaki gibi geçirilmesi, iyileştirilmesi gereken bir şey değildir.

Semptom en başta özneyi analize getirme işlevine sahiptir. Ardından özne onun aracılığıyla konuşur. Psikanaliz için semptom öznenin semptom olarak tanımladığı her şeyi içerir. Bunu söylemek önemli çünkü birisi için semptom olan bir başkası için semptom ol(a)mayabilir. Bu noktada herkes için geçerli bir semptomdan ya da tıbbın semptom tanımından bahsedilmediği aşikardır. Çünkü ancak özne kendisi için semptomu tanımlarsa, onu rahatsız edeni söylerse analize gelir. Freud’un “Ketlenme, Semptom ve Kaygı” metninde söylediği gibi özne için semptom kurtulmak istediği bir yabancı cisim gibidir. Bilinçdışının bir ürünü olarak semptom eksik edimlerden, sakarlıktan, unutkanlıktan, rüyalardan farklı olarak süreklidir. Yine de ne kadar sürekli de olsa ne zaman özne onun farkına varırsa ve artık onunla ilgilenmek isterse o zaman onu analize getirir. Psikanalizde bu semptom herhangi birine değil bildiği varsayılan özne olarak analiste anlatılır. Semptom üzerindeki analitik operasyon analizana semptomunun gizemini tanıtmaya dayanır ki bunun bir sınırı vardır. İşte bu Lacan için  semptomun sembolik boyutudur. Semptomu bir metafor olarak ele almanın sınırı olarak kökensel bastırma semptomun reel bir boyutu olduğunun da göstergesidir.

Semptom artık aynı semptom olmamakla birlikte yine de bilinçdışının bir tezahürü olarak analizin sonunda da mevcuttur. Onun başlangıç noktasıdır ama artık “yabancı cisim” değildir. Semptom ona ait, ona özgü olandır. Analizin amacı tıbbın amacı gibi semptomdan kurtulmak değildir. Lacan semptomun gerekliliğinden bahsetmek Babanın-Adı’nı geçersiz kılmaz der. Babanın-Adı’nın strüktürdeki yarığı doldurmakta semptomun işlevi olmadan başarısız kalacağını söyler. Bu sadece onun gösteren zincirinde bulunmasının yetmediğini kanıtlar. Lacan daha sonraları Babanın-Adı cisimleşmelidir dediğinde bu aynı anlamdadır. Babanın-Adı en başta annenin arzusu tarafından cisimleştirilir. İşte bu yüzden bu klinikte de radikal olarak yeni bir görüştür çünkü artık semptom sadece tıptaki gibi iyileştirilip, düzeltilmesi gereken bir belirti değildir. O öznenin kendi tekilliği için en temel referansıdır. Semptomun gerekliliği boyutu işte burada ortaya çıkar.

Lacan Les Formations De L’inconscient (Bilinçdışının Oluşumları) [7] adlı seminerinde “Ölü baba, o Babanın-Adı’dır” der ve  daha sonra buna “baba bir metafordur” formülünü ekler. Lacan 1963’te yarım bıraktığı  Les Noms du Peres (Babanın-Adları) seminerini 1973’te “Non-dupes errent” adıyla tekrar ele alır. Bir metafor tanımı gereği bir gösterenin yerine gelen başka bir gösterendir. Baba olmak sadece baba olarak üstlenilen görevleri yapmaktan ibaret değildir, bu imgesel ve simgeseli bağlayan, fallik gösterenle annenin arzusunun gösterilenini bağlayan metaforik bir işlemdir. Bunu ancak baba göstereni bir kadını kendi arzusunun nedeni yaparsa gerçekleştirebilir, böylece baba göstereninin işlevine dair bir model oluşturulabilir. Babanın fiziksel mevcudiyetinden bağımsız olarak babasal metafor işleyip işlememesine göre annenin arzusu  karşısında çocuk için annenin fallusu olmayı ya da olmamayı seçmek tercihi belirir. Başka bir deyişle bu seçim nevroz, psikoz veya sapkınlık ile sonuçlanır.

Babanın-Adı’nın yürüttüğü metaforik işlem bir adlandırma eylemidir. Adlandırma sayesinde imgesel, simgesel ve gerçek birbirine bağlanır. Gerçek ne hayal edilebilir ne de söylenebilirdir. Hep orada olandır ama yine de simgesel ve imgeselden hep kaçar ve ancak semptom aracılığı simgeselle ilişkisi bilinebilir. İşte tam da bu nedenle, “herkes bilinçdışından kendine göre keyif alır” der Lacan. Konuşan varlık olarak insandan yani Lacan’ın deyimiyle “parlêtre”’den bahsediyor olmamızın nedeni bilinçdışıdır. Eğer konuşmanın ardında bilinçdışı olmasaydı konuşmalar sadece boş kelimelerden ibaret olurdu. Ama simgeselin içinde daima bastırmaya tabi olan, asla söylenemeyecek olan bir şey de vardır. İşte bu simgeselin gerçeğidir. Burada yeniden Babanın-Adı ortaya çıkar. İmgesel, simgesel ve gerçeği birbirine bağlayan ise boromeen düğümdür ve o olmasa halkalar birbirine bağlı kalamaz, biri ya da diğeri düşer. Bu yüzden de Babanın-Adı boromeen düğümün içindedir. Claire Duguet, “Quelques notes sur le pere dans RSI et Le Sinthome” [8] (RSI ve Sintom Seminerlerinde Baba Üzerine Bazı Notlar) Lacan’ın baba işlevini ele alışının Freud’dan yola çıktığını  ve boromeen düğüme Babanın-Adı’nın dahil edilmesiyle tamamlandığını söyler. Lacan Freud’un imgesel, simgesel ve gerçek fikrinin olmadığını ama yine de “İnhibitions, symptomes et angoisse” [9] makalesine dayanarak bunlarla ilgili kuşkusu olduğunu söyler. Freud için üç düzlemi bağlayan Oidipus kompleksidir, Lacan bunu simgesel baba olarak görür ve onu Babanın-Adları olarak adlandırır.

Freud Rüyaların Yorumu’nda Shakespeare’in Hamlet’inin arzusuna dair bir soru ortaya atar. Lacan bu soruyu şöyle ele alır: Hamlet’i babasının hayaletinin isteğini gerçekleştirmekte engelleyen nedir? Hamlet  bir süre önce ölmüş olan Kral Hamlet’in oğludur. Babasının ölümünden kısa bir süre sonra amcası Claudius, annesi Gertrude ile evlenir ve kral olur. Bir gece, arkadaşı Hamlet’e Kral Hamlet’in hayaletini gördüklerini anlattıkları sırada hayalet ortaya çıkar ve oğlundan intikamının alınmasını ister. Claudius’un kulaklarına zehir akıtarak onu öldürdüğünü söyler. Ancak Hamlet hayatlete güvenip güvenemeyeceğine emin olamaz. Lacan der ki burada Hamlet’le babasını hayaletinin bilgiyle ilişkileri farklıdır ve bu Ödipus’la ilgilidir. Baba Hamlet’in de bildiği gibi ölü olduğunu bilir ve intikamının alınmasını istediğini de bilir fakat Hamlet emin olamaz çünkü o arzusunun ne olduğunu bilemez. Eğer onun arzusu Ödipus kompleksindeki gibi olsaydı o zaman babasının hayaletini buyurduğu eylemi gerçekleştirmekte tereddütü olmazdı. Babasının hayaleti ile ya da başka bir deyişle simgesel babayla karşı karşıyaydı ama onu eyleminden alıkoyan annesinin arzusuydu. İşte bu yüzden Hamlet oyunu arzunun dramıdır. Arzu ötekinin arzusudur, burada arzu Hamlet için annesinin arzusudur. Fakat burada söz konusu olan bir başka boyut ise yas ile ilgilidir ve bu yas herhangi bir yas değildir çünkü bir cinayet söz konusudur. Annenin arzusu ve babanın ölümüne dair bilgi birbirinden ayrı düşünülemez. Bu yüzden de Lacan’a göre Hamlet sadece bilinçdışı olarak babasının ölümün arzulamak ve anneye sahip olmayı istemek değildir, fallusa dair bir yas da söz konusudur.

Lacan, “bir ölünün yalancı olması beklenmez” der. Babasının hayaletinin Hamlet’e söylediği hakikat dramın kendisidir. Shakespeare’in cinayet için seçtiği yöntem gerçekten ilgi çekicidir: Kral Hamlet, Claudius’un kulaklarına zehir akıtarak onu öldürdüğünü söyler. Lacan  burada  kulaklarından zehirlenmiş birisi varsa o da Hamlet’tir der, ve onu zehirleyen de babasının sözleridir. Ona göre bu trajedinin anahtarı kahramanın ismiyle tümden özdeşleşmiş olmasında yatar. Hamlet babası ile aynı ismi taşımaktadır. Hamlet Hamlet’tir. Bu Hamlet’in arzusuyla ilişkisine dair sorunun da cevabıdır. O babası ile bu imgesel özdeşleşme içinde öldürülmüş, zehirlenmiştir.  Bu durumda baba işlevi onun kendi arzusuna doğru gitmesinin garantisi olamaz. Freud’un Yas ve Melankoli makalesine dönersek buradaki babanın yasını tutmak  imkansızdır çünkü baba bir nesne değildir  ve Hamlet neyi kaybettiğini bilemez.

Hamlet’in bu özdeşleşmeden çıkabilmesi ve eyleme geçebilmesi nasıl mümkün olmuştur ? İşte burada Ophelia’nın rolü önemlidir. Polonius, Hamlet’in amcası Kral Claudius’un güvendiği danışmanlarından biridir, Hamlet Polonius kızı Ophelia‘ya kur yapmaktadır fakat bu pek hoş karşılanmaz. Ophelia Hamlet’ten uzak durması konusunda uyarılır. Annesiyle yaşadığı tartışmada Hamlet Claudius’u öldürdüğünü zannederken yanlışlıkla Polonius’u öldürür. Bunun ardından Ophelia aklını kaybeder ve boğularak ölür. Baba imgesel özdeşleşmeden dolayı nesne değilken Hamlet için  Ophelia nesne olabilmiştir.  Bu kayıp nesne karşısında yaşadığı hayal kırıklığı ile acıyla bağırır: “İşte bu benim, Danimarkalı Hamlet!” Bu ismiyle olan simgesel özdeşleşmenin ifadesidir. Şimdi artık iki yası da tutmak mümkündür. Ophelia hem arzusunun nesnesi hem de kayıp nesne statüsüne yükselir. Claudius, tek sorumlunun Hamlet olduğu konusunda Laertes’i, Polonius’un oğlunu ikna eder. Laertes ile girdiği düello sırasında Hamlet ölmeden önce Claudius’u öldürür ve  bu yasın son adımıdır.

Le Sinthome ve RSİ seminerinde Lacan Babanın-Adı’nı Babanın Adları olarak kullanır. Buradaki baba ayrılan baba değildir, burada baba adlandırandır, adlandırma eylemini yaparak borromeen olarak düğümleyendir. Lacan’ın Babanın-Adı ifadesi sadece  kişi olarak babayı işaret etmez. Tek aracı babanın kendisi değildir. Colette Soler, La Parenté: filiation, nomination (Ebeveynlik: soy, adlandırma) adlı  makalesinde adlandırmanın üç sonucu olduğunu söyler [10]. Birincisi Babanın-Adı aile ile ilgili değildir. Kaldı ki birini baba yapan aile değildir, bu sözle olur. Eğer baba işlevi adlandırıyorsa o zaman imgesel, simgesel ve gerçeği birbirine bağlama görevini yapabilir. Fransızca “nommer” yani adlandırmak fiilini Lacan n’hommer olarak yazar. “Homme” fransızca insan demektir. Lacan’ın yarattığı bir terim olarak “N’hommer” birini insan yapar. Adlandırmanın ikinci sonucu Babanın Adları cinsiyetlenmemiş olduğundan adlandırmanın da cinsiyetten bağımsız olmasıdır. Üçüncüsü, adlandırma asla toplumsal bağdan ayrı olamaz, daima Öteki’nce onaylanmalıdır. Çok az kişi kendine isim seçer, nadiren bazı kişiler eserleriyle adlandırılır ama hiç kimse kendini Öteki olmadan adlandıramaz.

İşte bu yüzden babalık ve aileye dair soru üreme yöntemlerinden ve aileyi kuran kişilerden öte Babanın-Adı, babanın işlevi, arzu ve adlandırmayla ilgili bilinçdışına  dair sorular olarak okunmalıdır.


[1] Lacan,J. (1966) Subversion et dialectique du désire”, Ecrits, Paris, Le Seuil

[2] Recalcati, M. (2014) Ce Qui Reste Du Pere: La paternité à l’époque hypermoderne. Toulouse, Erès.

[3] Lacan, J. (2001) “Les Complex Familliaux Dans La Formation de L’individu”, Autre Ecrits, Paris, Le Seuil.

[4] Phillipe Collinet ,“Familles complexes et Complexes familliaux”

[5] Lacan,“Note Sur Le Père Et Universalisme”, Autre Ecrits, Paris, Le Seuil, 2001

[6]  Lacan,J. (2005) Le Sinthome, Le séminaire, Livre XXIII, Le sinthome, Paris, Seuil.

[7] Lacan,J. (1998) Le Seminaire, Le livre V, Les Formations De L’inconscient, Paris,Seuil.

[8] Claire Duguet, Quelques notes sur le pere dans RSI et Le Sinthome, 2007

[9] Freud, İnhibitions, symptomes et angoisse

[10] Colette Soler ,La Parenté: filiation, nomination: Revue du Champ lacanien, n3, EPFCL, 2006

Lacan’da arzu

Lacan’da Arzu

Lacan ve arzu kelimeleri ne zaman yan yana gelse kavramsallaştırma arzunun gizemi, arzunun paradoksları, ötekinin arzusu, hatta Büyük Ötekinin arzusu diye devam eder. Bugünkü konuşmamı hem çekici hem de bazen oldukça karmaşık meseleye dair bir çerçeve çizme girişimi olarak görebilirsiniz. 

Psikanalizin birçok dönemden geçti. Bazı dönemlerinde özneler, psikanalizin arzularına dair gizemi ortaya çıkarabileceğini düşünerek başvurdular. Bugün içinde olduğumuz söylem tabii bundan farklıdır. Bireylerin ilgisini arzularından çok davranışları ve davranışların düzenlenmesi çekiyor. Bazı bireyler peşinen hazır sunulan bir çözüm talebindeler. Ama bazen günümüzde kendi üzerine çalışmak istediğini dillendiren ya da yaşadığı stresle baş etmek istediğini söyleyen ya da “burn out” olarak tanımladığı bir sıkıntıyı çözmek için gelen kişilerde mevcut. Fakat analize gelen birisi en başından itibaren semptomları, kaygısı, hayattaki başarısız ya da yolunda gitmeyen karşılaşmalara dair kendi formülasyonlarını üretmeye de başlar. İşte bunların ardında, gerisinde arzu saklanmaktadır. Bu yüzden de bir psikanalizden geçmek demek en başta arzu ve semptomla ilgilenmek demektir. Hatta ikisini bir paranın iki yüzü olarak düşünmekte yanlış olmaz. Semptomlar arzuyu maskeler. Arzunun gizemi ise onun bazen ıstırap, bazen eylem, bazen de tatmin formuna bürünebilmesinden gelir. Onun bu birbirinden farklı ve paradoksal tezahürleri özneyi şaşkına çevirir. Daima bastırılmış olan tatmin edici olabilir, geçmişte hep kaçınılan eylemler gerçekleştirilebilir ve hatta hiçbir önemi olmadığı varsayılan acı verici deneyimlenebilir. Arzu stabil bir oluşum değildir. Bazen geçicidir, bazen başını alır gider ama aynı zaman da Freud’un dediği gibi yıkılmazdır. Ve daima fasılalıdır. Tabii şöyle sorular ortaya çıkıyor. Böyle elden kaçmaya meyilli bir şeyi nasıl dayanak alacağız? Neden bazı özneler daha arzulu, ya da daha arzusunun peşindeyken bazılarını hiç arzusu yok? Arzulamakla istemek aynı şey midir? Arzuladığımız ama istemediğimiz şeyler olabilir mi? Bu soruları aynı zamanda bu konunun ne kadar geniş olduğunu vurgulamak istediğim için de soruyorum. En çok önemsenen, en kıymetli görülen şeyden feragat edilebildiğini bilmiyor muyuz? Bu başlı başına çok gizemli bir durum ve yalnızca psikanalizin ilgilendiği bir mesele. Lacan Psikanalizin etiğinde “suçlu olunabilecek tek bir şey var, o da arzunun peşini bırakmak”[1]der. Arzu yıkılmazdır demek arzu her zaman tatmine erer demek değildir. 

Freud için arzu daima merkezi bir önem haizdi. Rüya ve bilinçdışının oluşumları bir arzunun ve bilinçdışı bir isteğin ifadesiydi. Lacan 1950 li yıllardan itibaren Freud’u Hegelci bir perspektiften okur. Bu sürecin ürünü olarak 1960 da yazdığı “Subversion Du Sujet Et Dialectique Du Desir” makalesi ortaya çıkar. Aslında bu metni psikanalistlerine değil felsefecilere “La Dialectique başlıklı Colloques Philosophiques İnternationaux” toplantısında sunar.

Arzunun diyalektiğinden bahsedebilmek için önce ihtiyaç, talep ve arzuyu anlamaya ardından da özne ve Ötekini anlamaya götüreceğini umuyorum.

Bebek daha dünyaya gelmeden önce henüz dünyada maddi olarak bir varlığı olmadan önce anne babanın söyleminde vardır. Anne babalar bir gün sahip olacakları çocukları üzerine düşünür. Tüm çocuklar evcilik oynarken bebeklerine bakar, onlara yemekler hazırlar. Bir gün bu çocuk bir bekleyişin ardından ya da kaza eseri gelir. Öznenin dille ilişkisinden bahsedilmesini daha bu noktadan almak gerekir. Üstelik daima sesli söylenmesi de gerekmez.

İhtiyaç;

Yenidoğan başta küçük bir organizmadır. Ağlaması bir ihtiyacın ifadesidir. Başta özne, sadece ihtiyacın öznesidir. Üstelik çokta güçsüzdür, bir yetişkin ona bakmazsa hayatta kalmasının hiçbir yolu yoktur.

Ancak eğer orada bir Öteki varsa onun ağlamasına bir anlam atfeder. Eğer ağlıyorsa bu bir şey demektir. Eğer ağlıyorsa acıkmıştır, altını kirletmiştir… Öteki zamanla onu tanır, onu adlandırır ve onun ağlaması böylece bir çağrıya dönüşür. Hatta şu cümle herkese tanıdık gelecektir: “beni çağırıyor” der anne. Aslında tersi daha doğru olurdu. Aslında annenin yanıtının çağrıdan önce geldiğini söylemek daha yerindedir. Anne çağırıldığı için gelmez, anne ağlamayı çağrı olarak tanıdığı için gelir ve böylece ağlama çağrı haline gelir. İşte bu an öznenin mesajını Ötekinden tersine çevrilmiş olarak aldığı andır. Öyleyse özneyle Ötekinin ortaya çıkışının bağlaşık olduğu söylenebilir. 

Daha özne doğmadan ondan bahseden, ondan konuşan Öteki bunu bir dil ile yapar ve böylece bir gösteren hazinesi oluşturur.

Bu eksiksiz Öteki tümgüçlüdür ama tümgüçlülüğü çocuk kendi ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumda olduğundan değildir. O tüm cevaplara o sahip olduğu için tümgüçlüdür. Çünkü aslında bu ilk Ötekinin yanıtı olmaksızın yenidoğanın ağlamasının çağrıya dönüşmesi mümkün olmadığı için tümgüçlülükten bahsedilir. Ağlamaya verilen yanıt ve ağlamanın bir çağrı haline gelmesi canlı varlığın insanlar dünyasına geçmesini sağlar. Yani konuşan varlıkların dünyasına geçer. Aksi takdirde o ihtiyacın öznesi olarak kalır.

Büyük Öteki nedir kimdir?

Lacan ötekinin büyük harfle, Öteki şeklinde yazar. Büyük Öteki çocuk dünyaya gelmeden önce var olan, ondan bahseden, sonrasında ona konuşan, onu muhattab alan tüm ötekilerin toplamıdır.

Autre Primordiale (primordial Other), ilksel Ötekidir yani en baştaki ötekidir ya da Ötekinin ilk biçimidir. Lacan Autre Primordiale dediğinde anneyi kast eder.

Yasanın Ötekisi dediğinde babasal işlevi kasteder.

Genel olarak Öteki dediğinde ise bir mekanı, alanı, mahalli kastetmektedir. Bu yüzden 11. Seminerin çevirisini okursanız lieu de l’Autre Ötekinin mahali olarak çevrilmiştir.

Büyük Ötekini bir mekan, alan, mahal olarak kavramak Freudçu kavramlarla da tutarlılık sağlar. Ein anderer Schauplatz yani Başka Sahne, tanımını rüyalardan bahsederken bilinçdışı için kullanıyordu.

Özne Ötekinden, onun tümgüçlülüğünün işareti olan bir gösteren alır bu gösteren onun Ötekinden yabancılaşmasını sağlayan gösterendir. Lacan onu trait unaire olarak adlandırır. Ardından Ötekinden bir sonraki gösteren gelir ve ona S1 deriz. S1 gelir ve ardından onun karşısına S2 geldi ve böylece gösteren zinciri yazılır. Başka bir değişle özne (bakın artık ona yenidoğan demiyorum) Büyük Ötekinden bir gösteren alır. Onun sözün alanına girişiyle oluşan varlıktaki eksiğe yerleşen bu gösterendir. Böylece özne Ötekinden yabancılaşmış olur. Özne başkadır, Öteki başkadır. Bu lacancı psikanaliz için alienation yani yabancılaşmadır.

Demek ki dile girmiş olmak özne ile Ötekinin birbirine zincirlenmiş olması anlamına gelir. (yani gösteren zinciri anlamında bir zincirlenmeden bahsediyorum.) Diğer yandan da birbirlerinden yabancılaşmışladır.

Öyleyse kısaca öznenin ve Ötekinin birbirine tabii kuruluşundan ve bunun için gerekli olan yabancılaşmadan ve bir yer olarak bilinçdışından bahsetmiş oldum.

Yabancılaşma özne ve Ötekinin kurulmasında temel bir işlemdir. Buradaki Ötekiye dilin Ötekisi de diyebilirim. Ve bundan böyle özne dediğimde üzeri çizili, bölünmüş  özne demiş olurum.

Büyük Öteki ile ayna evresini konuşurken daha iyi kavrayabileceğimiz küçük ötekini, yani semblant’ı benzeri birbirinden ayırmak gerekmektedir.

Zincirlenmemiş olsaydı ne olur?

Zincirlenmediğinde psikoz olur. Bu yüzden psikotik zincirinden kopmuştur. Lacan sadece psikotik özgürdür der. Bu yüzden de psikozda bilinçdışı açık bir gökyüzü gibidir denir.

İhtiyacın öznesinden başlamıştık ve Öznenin ve B. Ötekinin kurulmasına varmıştık. Ötekinin özneye yanıt vermesi, onun yanıtı ile Özne ve Öteki kurulduysa özne hem bu sayede insanlaşır hem de bu sayede dilin Ötekisinin zincirine (gösteren zincirine) vurulur. 

Bu yüzden artık onun taleplerinin muhattabı Ötekidir. İhtiyacını ve tatmini almanın yolu Ötekini uygun şekilde çağırmaktan geçer. Böylece ihtiyaçlar talebe dönüşür. İşte onu hayvanlardan ayıran temel nokta burasıdır. İşte biz şimdi söz öncesi dönemden, preverbal dönemden verbal döneme geçmek üzereyiz.

Küçük insan ihtiyaçlarını ve doyumu edinmek için konuşmayı öğrenir. Böylece ihtiyacın öznesinde talebin öznesi olmaya geçmiş olur. İhtiyaç dilin içerisine dahil olur.

Talepten dürtüye;

İnsan canlısı (hayvan gibi kendisini hayatta tutacak içgüdülere de sahip olmadığından) zaten dünyaya geldiğinde gelişim açısından prematüredir ve üstelik bir dil banyosuna, dilden örülü bir dünyaya doğar. Bunun içinde var olmak için talep etmelidir. 

Oral dürtü için Ötekine bir talep yöneltir, anal dürtü için Ötekine bir talep yöneltir. Genital dürtüye gelirsek burada işler biraz daha karmaşıklaşıyor. Bu noktaya geri geleceğiz. Üstelik Lacan iki dürtü daha ekledi bu listeye. Söylemeden geçmeyelim vocal/sesle ilgili ve skopik dürtü. Bakış ve seste öznenin taleplerine dahil oldu. Madem ki bu dürtüler ve bunlardan neşet eden talepler söz konudur, tüm kültürlerde dürtülerin terbiye edilmesi ve jouissance’ın düzenlenmesi konu olmuştur.

Çocuklara şunlar denmiyor mu?

Her istediğini istediğin zaman yiyemezsin, her istediğin yere yapamazsın, oraya yapmayacaksın lağzımlığa yapacaksın, biraz daha büyüyünce kapıyı dinleyemezsin, televizyona bakamazsın, başkalarının yanında orana dokunamazsın!!

Lacan dürtüyü nasıl yazmıştı?

Özneyle talebin ilişkisi olarak yazmıştı: àD

Üzeri çizili özne – eşkenar dörtgen – D talep

Özne talebin gösterenlerince bölünmüştür ve öznenin taleple bu ilişkisi dürtünün formülüdür.

İşte burada Lacan’ın temel bir önermesine geliyoruz: her talep bir sevgi/aşk talebidir.[2]

Bebeğin talebine karşılık, anne bir memeliden ibaret olmadığından, anne sadece meme vermez, anneden sevgi alır. Annenin bir şey vermesi annenin onu seviyor olmasının kanıtıdır. Bu yüzden de talep bir nesneyle doyum bulamaz. Bu yüzden de hiç kimse, tabii hiçbir çocuk “evet tabii seni seviyorum” yanıtını duymadan tatmin olmaz. 

Bir kere talep döngüsüne girince bunu özdeşleşmeler takip eder. Talepler onu özdeşleşmelere götürür. 

Talepten arzuya;

Arzunun öznesi ve tabii kaygının öznesi: Lacan ihtiyacın öznesi nasıl arzunun öznesine dönüşür diye sorar. Bence de bu çok önemli bir soru. Neden böyle bir şey olsun?

İhtiyaç-talep-sevgi talebi

Sevgi talebinin şarta tabi olmayışı özneyi Ötekine bağımlı kılar. İhtiyaç ve talebin diyalektiği öznenin dilin Ötekisinden yabancılaşmasını sağlamıştı. 

Sevgi talebinin tatminin şarta tabii olmayan doğası öznenin annesel Ötekinden ayrılmasını (Separasyon) sağlar. Burada işlerin, sevgi talebi konusunda, nasıl tersine de döndüğünü görüyorsunuz değil mi?

İhtiyaçla talebin arasına belli bir mesafenin girmelidir! Çocuğun tüm taleplerinin gecikmeden doyurulması onun söze de arzusuna da ulaşmasına engel olur. Lacan’ın öğretisinden biliyoruz ki eksik olan arzulatır. Fakat ihtiyaçla talebin arasına giren mesafe kaygıya da sebep olur.

İhtiyaçla talebin arasındaki mesafenin önemini aslıda size belki daha aşina olduğunuz şekilde anlatabilirim. Winnicott’un yeterince iyi anne kavramı işte bu aradaki mesafeyi yeterince iyi bir aralıkta tutmayı bilen bir anneydi. Peki Lacan açısında yeterince iyi anne var mı? Hayır yok! Anneyle ilgilenmesi gereken bir babasal metafor var. Mesafeyi de ayarlayan odur. Annenin Yasaya tabii olması gerekir ve yasa aracılığıyla anneyle çocuğun ilişkisi düzenlenir. Yasayı taşıyan ise babasal Ötekidir.

Çocuğun anneyle ve anne memesiyle ilişkisini düşünelim.  

Lacan “Kaygı seminerinde” annenin memesinin tüm nesnelerinin öncülü ve ana kalıbı olduğunu söyleyecektir. İki ucu olan bir nesne olarak meme anneye ait olduğu kadar bebeğe de aittir. Daha sonra metonimik olarak bu nesneler birbirinin yerine geçer. Sonra geçiş nesnesi gelir. Battaniye ya da belli bir yumuşak oyuncak olur. O da annenin bedeninin devamı gibi muamele görür. Bu kandırıkçı nesne anne ile bebeğin arasında bir ara alan yaratır. Bu hem bir arada tutan hem de birleştiren bu işlevi Lacan formülde “poinçon” yani eşkenar dörtgen işaretiyle yazar. Bu işlev özne ile nesneyi hem birleştirip hem de ayırırken aslında özne kaybedilmiş nesnenin peşinden gider. Böylece arzusu ayakta kalır, devam eder, sürer. Lacan yeterince iyi anne konusunda hem fikir olmasa da Winnicott’un geçiş nesnesinin kaygıya karşı edinilmiş bir kazanç olduğunu söyler. 

Lacan, geçiş nesnesinden (fantazmın yapısından ötürü) arzunun nesnesinin, a nesnesinin  bir öncülü gibi bahseder.

Kayıp nesneyi arama konusuna dönersem,

Analizde de analizanı ilerleten aynı arayıştır, aynı yanılgıdır. Birçok kez etrafında döndükten sonra nesnenin nihai olarak kaybedildiğini kavrar ve kaybedilmiş olmasının arzunun nedeni olduğunu kabul eder.

Öznenin taleple ilişkisini yani dürtünün formülünü yukarda yazmıştım.

Şimdi öznenin nesne ilişkisini yazalım: Sàa. Bu Fantazmın formülüdür. 

Lacan bize arzu ile talebin ilişkisini göstermişti ve neden arzunun temelinde bir eksiğin olduğunu da. Fakat iki tane eksiğin söz konusu olduğunu belirtmek gerekir: özne için gösterenin eksiği ve arzu için nesnenin eksiği. Psikanaliz kliniği öznenin ötekinin arzusu ile Büyük Ötekinin arzunun anlamı olarak okuduğu ne ise o olarak özdeşleştiğini gösterir.Lacan iki mantıksal andan bahseder (biraz önce söylediğim gibi) : birincisi yabancılaşmadır. Özne yabancılaşma sonucunda üzeri çizili özneye dönüşür. İkincisi ayrılmadır. Öznenin Ötekinin arzusuyla karşılaşmasının sonucunda arzunun nesne nedeni ortaya çıkar. İşte üzeri çizili özne ile arzunun nesne nedenini yan yana getirip yazan formüle fantazmın formülü diyoruz:  Sàa Fantazm öznenin arzuya dair sorduğu soruya cevap olarak ortaya çıkar. Böylece özne, jouissance’ın öngörülemez doğası ile de karşılaştığından, arzuyu anlamlandırmak için bir cevap üretir.

Lacan’ın 6. Semineri “Arzu ve Yorumu” semineridir. Arzu nasıl yorumlanır? Daha açık seçik sormam gerekirse özne arzusunu nasıl yorumlar? İşte bu seminer bu soruya aşikar bir yanıt verir: Yanıt fantazmdır. Bu seminer fantazmın mantığını ortaya koyar. Lacan daha sonra 14. Seminerde (Fantazmın Mantığı) bu konuya geri dönecektir. Öznenin arzusu, arzu nesnesi ile ancak fantazm aracılığıyla bağlantı kurabilir. Nesneler ancak fantazm içinde yer alabilirler.

Lacan Arzu ve Yorumu adlı seminerinde fantazmın kurduğu bu bağlantının özne de güneş tutulmasına, öznenin fading’ine, öznenin aphanisis’e benzediğini söyler. Özne nesneyle birlikte silinir, kaybolur, yürürlükten kalkar (abolition). Bu yüzden de Lacan fantazmı bir tür kesilme, kaybolma, senkop olarak tanımlar.. To fade ingilizce – ve Lacan bu kelimeyi ingilizce kullanıyor-  kaybolmak, silinmek, kendinden geçmek anlamında. Öyleyse fantazma özgün olan öznenin nesnenin karşısında silinmesi, kendinden geçmesidir.Bu an nesnenin varlığında gerçekleşir ve belli bir uyumlanma için tatmin sağlayan bir andır. Çünkü arzu ne bir istek ne de bir temennidir. Rüyanın gerçekleştirdiği   Wunsch de değildir.Fantazm rüyanın yaptığı gibi arzuyu gerçekleştirmez, onu uyarlar Bu formüldeki eşkenar dörtgen iki şekilde okuna bilir: « özne ve nesne », « özne veya nesne ». Bu eşkenar dörtgen, öyleyse, hem birleştirir hem de ayırır. Özneyle nesnenin ilişkisi ayrılma ve birleşmenin bir arada olduğu bir ilişkidir. 

Bana özneyle nesnenin ilişkisini James Stewart sordurtmuştu. Hitchock’un meşhur filmi Arka Pencere’de fotoğrafçı,  James Stewart geçirdiği kaza sonrasında bacağındaki alçı sebebiyle yürüyemez durumdadır ve tüm gün pencerenin önünde oturur ve teleskopuyla komşularının pencerelerini izler. Akşamları ise nişanlısı onu ziyarete gelir. Hem çok güzel, hem zengin hem de ona aşıktır. Gelen nişanlı herhangi birisi değildir. Grace Kelly’dir. Fakat James Stewart onun farkında değil gibidir. Evlilikten hiç bahsetmemektedir. Aslında benim sorum tam şuydu: bu adam Grace Kelly’yi neden görmüyor? Filmde bu durum, ikisi ortak bir ilgi geliştirene kadar böyle devam eder. Karşı apartmandaki dairelerden birisinde şüphe uyandırıcı bir şeyler olmaktadır ve ikisinde de adamın karısını öldürdüğüne dair bir izlenim uyanır.  Böylece ikisi ortak olurlar. Dönüm noktası Grace Kelly’nin cinayetin izini bulmak için muhtemel katilin dairesine girdiği ve nişanlısının onu izlediği andır. Sanki James Stewart onu ilk defa görür ya da Kelly ilk defa onun bakışı tarafındanyakalanır. Lacancı terimlerle söylemek gerekirse onun fantazmının penceresine girer. Böylece onun arzusunun nesnesi olabilir. Tabii  her kadın, ya da yalnızca güzel kadın, erkek için “0 kadın” değildir. İşte bu ana kadar bütün güzelliğine rağmen Grace Kelly görünmez gibidir. Alenka Zupancic Arzunun Estetiği ve Jouissance’ın Etiği [Estetique Du Desir, Ethique De La Jouissance] adlı kitabında bu bağlamda fantazmın penceresinden bahseder. Fantazm özne için arzunun konumlanmasını sağlar. Başka bir deyişle perspektifi belirler. Arzunun perspektifini belirler. Fantazm bize nasıl arzulayacağımız öğretir.

Fantazm, arzunun bir yorumu olarak Ötekinin üzeri çizili olmasının açtığı deliği tıkamaya gelir. Büyük Ötekinin üzerinin çizili olmasının ne demek olduğu konusuna geleceğiz. Şimdi Büyük Öteki tanımımızı biraz genişletelim.

Lacan’ın öğretisinde iki hali söz konusudur: birincisi büyük A harfiyle yazılan Autre yani Ötekidir. Bu tam, bütün bir ötekidir. Ne zaman ki bir lapsus, dil sürçmesi, rüya, espri ortaya çıkar yani orada üzeri çizili, dilin etkisi ve kastrasyonuna tabi yani Ötekine inanan bir özne vardır. Bu öznenin simgeselde bir yer bulması Ötekinden gelen gösterenlerle olur. Özdeşleşmelerle ve bu özdeşleşmelerin onun üzerinde yarattığı etkilerle olur. Simgeselde bir yer edinmesi öznenin Ötekinden aldığı ana gösterenlerin onu konumlanmasına hizmet etmesi sayesinde gerçekleşir: Bebek ağladığında Ötekinin gösterenleri ona cevap verir demiştim. Analizde ise Ötekinin bu etkisi, analizanın analistin işaret ettiği bir şeyin anlamını deşifre etmeye yönelmesiyle ortaya çıkar. Bu yüzden analizan analistin niye sustuğunu, niye ona baktığını sorar. Çünkü çalışmanın başında analist anlam konusunda Büyük Öteki konumda bir mercidir. Lacan 11. Seminerde özne analistle konuşmaya başladığında ne olur diye sorar. Analiste yani bildiği farz edilen ama henüz hiçbir şey bilmediği kesin olan özneye konuşamaya başladığında ne olur: «İlk başta talep olarak şekillenen bir şey analiste arz edilir…. Peki özne ne talep eder? İşte bütün mesele de bu, çünkü özne gayet iyi bilir ki, her neye iştahı ya da ihtiyacı olursa olsun hiçbiri analizde doyurulmayacaktır; analizde olsa olsa kendi menüsünü hazırlayabilir.» 

Lacan Psikanalizin Dört Temel Kavramı adlı seminerinin 24 Haziran 1964’teki son dersinde bize bir hikaye anlatır. Bir kişinin bir restorana yemeğe gittiğini tahayyül etmemizi ister. Restorana giden kişi ne istiyorum sorusuyla karşılaşır. Peki Ötekine ne sorar? Tabii ki menüyü soracaktır. Bir nesne yani bir ihtiyaç nesnesi değil de , gösterenler istemiş olur. Seminerden alıntılıyorum: «Küçükken okuduğum bir resimli masal kitabında, zavallı bir dilenci bir kebapçının kapısında durup, kızarmış etin dumanını soluyarak kendine ziyafet çeker. Bizim bahsettiğimiz durumda duman menüdür; yani konuşmaktan başka şey yapmadığımıza göre, gösterenlerdir. Ama şöyle bir sıkıntı var- benim kıssam bu- menü Çince yazılmıştır. O zaman ilk elde lokantacı kadından menünün çevrilmesini isteriz. Çevirir : Wonton çorbası ve bir şeyler daha. İlk defa Çin restoranına geliyorsanız muhtemelen çevirisi de size pek bir şey ifade etmeyecektir, sonuçta lokantacı kadına Siz bir tavsiyede bulunun, dersiniz, bu şu demektir : Benim bunların arasından ne istediğimi/arzuladığımı siz bilin. » 

Gördüğünüz gibi burada bir komplikasyon var ya da Lacan’ın söylediği gibi bir paradoks var. Menü Çince! Her durumda, analiz de dahil olmak üzere, özne ne talep ettiğini bilmez, talebinin hangi arzuyu taşıdığını hiç bilmez. Özne burada da arzusu ne bilemez. Bu yüzden de gösterenler ondan geldiğinden lokantacı kadının benim yerime karar vermesini isterim. Bu yüzden de Ötekinin arzusunca arzularım. Özne gösterenlerle işte böyle beslenir ve gösterenler Ötekinin dilinden gelir. İşte öznenin kaybının, fading’inin, baygınlığının da sebebi budur. Birbirine bağlı iki neden vardır: Ötekinden talep ettiğinde özne gösterenleri kullanır ve özne bir gösterenden ötekine geçerek kendisini temsil eder ve bu geçişte silinir, kaybolur. Bir yandan da özne yabancılaşmanın sonu olarak Ötekinden ayrılmıştır ve her şey zaten bir kayıpla – jouissance açısından – başlamıştır. Eğer tüm talepler özünde sevgi talebiyse, zaten özne Öteki cevap verdiğinde bir kayıpla karşılaşmaya mahkumdur. Bu durum çocuklar ebeveynlerine «ama bana söz vermiştin » dediklerinde somutlanır. Sevgi talebi Ötekinin tüm gücün sahibi olmasının da sebebidir ve bu yüzden de nesnelerin özgüllüğünü hükümsüz kılar (abolition).  Bunu ifade etmek için Lacan in kullandığı kelime abolition, fesih, ilga, yürürlükten kaldırma, lağvetmek anlamına gelir. Düşünün ki nesnelerin özgüllüğü lağvedilmiştir fakat arzu yıkılmaz olarak tanımlanmıştır. Lacan arzunun nesnelerden bağımsız bu özelliğini Bilinçdışının Oluşumları seminerinde söyler. Talep tarafından ortaya çıkarılan, a nesnesi arzunun nedeni olacaktır. Bu yüzden talebin tatmin olduğu her durum arzunun nesnesinin ifşa olmasına ve arzunun hep Başka/Öteki bir şey aramaya yönelmesine neden olur.

Biraz önceki kıssadaki Çin restoranındaki masaya dönersem. Ben burada ne istiyorum? Özne cevabı Ötekinin mahallinde arar. Ondan cevap bekler. Hatta Ötekinin ondan şunu ya da bunu seçmesini talep etmesini arzular ve hatta arzu nesnesini göstermesini arzular. Nevrotik özne sadece Ötekinin arzusunu talep etmez üstelik Ötekinden kendisine bir talep yönelmesini arzular.

Biraz önceki alıntımın devamını aktarmak istiyorum : « Çünkü Çin restoranına sadece yemek yemeye gitmezsiniz, egzotik bir çerçevede yemek yemeye gidersiniz. Benim kıssamdan çıkartılacak bir hisse varsa o da şudur: Yiyeceğe duyulan arzunun, beslenmek için yemekten başka bir anlamı vardır. Burada yiyecek arzusu, ruhsallıktan atılan tek öğe olan cinsellik boyutunun taşıyıcısı ve simgesidir. Altta yatan da kısmi nesneyle ilişkisi içindeki dürtüdür.»

Ötekine yönelen talebin analizde bir sonucu vardır. Buna aktarım aşkı diyoruz. Bilginin analistte farz edilmesi onu gizemli kılar. Özne arzu nedeni olan nesneyi taleple edinilecek bir nesneymişcesine yakalamaya, ele geçirmeye çalışır. Özne aradığı nesnenin Ötekinde olduğunu varsayar ve ona ideal imgesini sunar, Ötekine kendisini sevimli göstermeye çalışır. (objet aimable- Seminaire 11)

İşte bu yüzden de arzu nevrotik özneye astarı yüzünden pahalıya gelir. Tatmin olmak için kendisine hep güçlük çıkarır. Nevrotik kendisini Ötekine mahkum, ötekine mecbur kılar. Lacan bunu Öznenin Altüst edilmesi ve Arzunun Diyalektiği metninde « la sujétion de l’Autre » ( Subjection of the Other )diye adlandırır. Büyük Ötekine tabiyet olarak tanımlar. 

Metnimin başında Ötekinin Lacan’ın öğretisinde iki hali söz konusudur demiştim: birincisi büyük A harfiyle yazılan Autre yani Ötekidir. Bu tam, bütün bir ötekidir. Bir de üzeri çizili A vardır. Dilin eksiz olmadığını, tam-bütün olmadığını ifade eder. Nevrotik ne zaman anlamı Ötekine sorar, ondan rica eder, bir şeylerin etrafında döndüğünü ve gösterenlerle eksiksiz bir anlama ulaşamayacağını keşfeder. Bir boşluğun etrafında dönmektedir. Bir paradoks daha burada ortaya çıkar. Arzu bir eksik üzerine kurulduğundan özne Ötekinden arzusunun garantörü olmasını bekler ve arzusunun dayanağı Ötekinin üzeri çizili, Ötekinin eksik olmasıdır. Öznenin tüm soruları, ricaları, talepleri, istekleri işte bu üzeri çizili Ötekinin garantisi altındadır. 

Arzunun diyalektiği, böyle bir garantinin olmamasından gelir. Lacan’ın meşhur formülünü böyle anlayabiliriz. «il n’y a pas d’Autre de l’Autre» yani “Ötekinin Ötekisi yoktur”. 1959 yılında Arzu ve Yorumlanması Seminerinde Lacan bu formülü telaffuz eder. Daha sonra bu formülü şöyle yazar: S(Ⱥ). Yani Ötekinde de eksik bir gösteren vardır.

Lacan bize dilin bir yasaya tabii olduğunu söyler, Ötekinin bir gösterenler topluluğu olduğunu söyler. Fakat ardından da Ötekinin Ötekisi yoktur diye ekler. Öyleyse öznenin tamamen anlam ile ulaşabileceği bir son yoktur. Benim ne olduğumu söylemem için bir gösteren eksiktir.

Bu gizemli formülü anlamak için Arzu ve Yorumlanması Seminerinde Lacan’ın verdiği örnekten yararlanabiliriz. Burada Lacan arzunun dramı olarak adlandırdığı Hamlet’ten bahseder.

Kısaca hatırlayalım: Danimarka kralı ölmüştür. İki ay sonra eşi merhumun erkek kardeşi Claudius ile evlenir. Bir gece, ölü baba hayalet formunda Hamlet’in karşısında belirir. Ona ne der? Tüm hakikati ortaya koyar. Cinayeti açıklar ve kurban durumunda olduğunu bildirir. Uyurken kulağına zehir dökülmüştür. Öyleyse Hamlet’ten beklenen onun intikamını almasıdır. Fakat biliyoruz ki oyun boyunca birçok kere fırsat gelmesine rağmen Hamlet bir türlü bunu yapamaz. Lacan bize kulağından içeri dökülenlerle zehirlenenin esas Hamlet olduğunu söyler. Alınması planlanan intikam sürekli ertesi güne kalır. Ödemesi gereken babasına karşı borç ile dolup taşmaktadır fakat bir türlü yapamaz. Peki neden? İçinden çıkamadığı bir soru ile baş başadır: Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu! Bir türlü karar veremez.

Hayaletle bu cehennemvari, bu uğursuz karşılaşmanın Hamlet için nasıl bir sonucu olur?

Ödipus’un aksine Hamlet katilin kim olduğunu bilir. Babasını kimin öldürdüğünü bilir. Ama ne yapılması gerektiğini bilse de harekete geçemez. Hayalet ona bir bilgi verir ve bu bilgi annesinin neden böyle hızlıca evlendiğine, yasın nasıl böyle hızlıca bittiği hakkındadır. İşte bu bilgi Ötekinin üzeri çizili olmasına dairdir, Ötekindeki eksikle ilgilidir. Üzeri çizili Öteki yalnızca gösterenlerin mahalli yalnızca sözlerin mahalli değildir aynı zamanda eksiğinde mahallidir. “Eğer tabiri caizse, psikanalizin büyük sırrı şudur. Bu büyük sır, Büyük Ötekinin Ötekisi olmadığıdır.” der Lacan. Hamlet’in intikamı sürekli ertelemesi Claudius’la iş birliğinden değildir. Babasının intikamını alabilirdi ve babasının katilini öldürerek suçluluğunu dindirebilirdi. Fakat Hamlet annesinin arzusunun karşısında duraksar. Hamlet psikanalizin büyük sırrına dair bir şey bilmek istemez. İdan Oren bize biraz önce bu sırdan bahsetmişti. Hamlet Ötekinin arzusunu var etmeyi seçer yani annesinin arzusunu var etmeyi seçer.  Lacan bize Hamlet in annesine karşı duyduğu arzunun değil annesinin arzusunda sıkışmasının sorun yarattığını söyler. Bu yüzden Hamlet arzunun dramıdır. Bu yüzden Hamlet’in babası onun arzusunun garantisini, dayanağını sağlayacak bir işlev olarak var olmamıştır.

Shakespeare’in bu oyunu bize Ötekinin üzeri çizili olmasının, onda eksik olan gösterenin ölü babanın hayaletinin sözleriyle, oğlunun kulağına fısıldadıklarıyla, simgeselleşmemiş bir biçimde nasıl geldiğini anlatır. Hamlet eksiğin etrafında simgesel bir hat çekemez ve bu boşluğun karşısında fantazmdan ne faydalanabilir ne de onu kat edebilir. 

Son söz;

Bugün arzunun ne olduğu meselesini ele almaya çalıştık.

Yukarda arzunun metonimik doğasından yani bir nesneye sabitlenmeyişinden bahsetmiştim. Arzunun yıkılmaz, ele geçirilemez doğasından bahsettim. Arzunun nasıl yorumlanacağını sorusunun lacancı cevabının fantazm olduğunu söyledim. Arzunun bu metonimik özelliğini vurgulamak için Lacan Leonardo da Vinci’nin Vaftizci Yahya tablosundan bahseder. Yukarı kaldırdığı işaret parmağı hep daha öteyi tarif eder. Arzunun hep ilerde olması yorumun arzuyla değil diyakronik bir ilişki içinde olduğu fantazmı hedeflediği anlamına gelir.

Lacan (VI. Seminerinde, Arzu ve Yorumu) bunca yıl sonra hala psikanaliz diye bir şeyin var olmasını insanla ilgili “yeni, ciddi ve otantik” bir şey söylüyor olmasına bağlar. Psikanalizin özneye getirdikleri yeni olarak tanımlanabilir, ciddi olduğu da söylenebilir peki psikanalizin söylediği ne açıdan otantiktir? İşte sorulması gereken ilk soru budur.  Bunu Lacan VI. Seminerin 20. Bölümünde, “Temel Fantazm” bölümünde sorar. Psikanalizde “tartışılır ve bazen de güvenilmez sonuçlarının ötesinde” bir şey olmalı der. Lacan’a göre psikanaliz yalnızca, tarihteki diğerleri gibi, iyi kurulmuş, hatta başarılı bir terapötik bir iş olsaydı, bugün hala var olmasına hayret ederdik. Bu yüzden de Lacan “ruhsallıkla ilgili hiçbir teorinin 50 yıldan fazla hayatta kalmamış olmasına rağmen psikanalizin hala var olmasını” nasıl anlamamız gerektiğini sorar.

Hala psikanalizin var olmasını Lacan’ın La chose freudienne dediği şeye borçluyuz. Freudcu Şey “arzudur”. Psikanaliz bir tür gizem yorumlayıcısı olup imgeselin peşinden gidemez, ama diyalektiği kavrayarak gerçeğin peşinden gidebilir. Çünkü Freud bize semptomun bilinçdışına referans verdiğini ve arzuyu dahil ettiğini göstermişti. Biliyorsunuz, Lacan bilinçdışı için “bilinçdışı, o konuşur” demişti. Freud bize histerinin semptomları aracılığıyla nasıl konuştuğunu gösterdi. Lacan Freud’un bilinçdışı ve arzuya dair bu keşfinin “sezgiden öte kahinlik” gibi olduğunu söyler. Çünkü Freud maskenin ötesinde arzunun gizemini yakalayabilmiştir.

Lacan Bilinçdışının Oluşumları seminerinin bir sonraki yani 19. Bölümünde Otto Rank’ın İnternational Journal’da yayınlanmış bir makalesindeki bir vakadan bahseder. Genç bir erkek ilk defa cinsel ilişkiye girdikten – hem de bu tatminkar deneyimin ardından-  sonra evine dönerken, külotunu indirip “çok başarılı bir teşhircilik” örneği gösterir. Demir yolunun kenarında tren gelirken ve trenin ışığı altında cinsel organını oldukça kalabalık sayılabilecek bir gruba hem de kendisini hiç tehlikeye atmadan teşhir eder. Bu eylemin bir anlamı olmalı değil mi? Peki bu eylemi nasıl anlamlandırmak gerekiyor? Özellikle de bu genç adamın ilk cinsel deneyimi olduğunu düşünürsek. Lacan bize onu göstererek ne yapmak istiyor diye soruyor. Gösterdiğinin ardında silindiği, fallustan fazlası olmayı istediği söylenebilir mi?  Lacan şunun altını çizer: tamamen tatmin olduğu bir cinsel birleşmenin ardından gerçekleşen bu eylemin tatminin ötesinde arzunun baki kaldığını gösterir. (desirer au-dela de la satisfaction/ what is left over to be desired beyond satisfaction. ) İşte bu yüzden arzu onu tatmin eden nesne ile doğrudan ve saf bir ilişki içinde değildir. 

Lacan açısından bilinçdışı söylemin parçalarından, dilin parçalarından ve sesteşliklerinden ve çocuğun ebeveynleriyle ilksel ilişkisinde içselleştirdiklerinden meydana gelir. Analiz söze dayalı bir pratik olarak analizana var oluşunun koordinatlarını belirlemeye ve arzusunu keşfetmeye olanak tanır. Analizan, analizde, kendisini birbirine durmadan zincirlenen bir gösteren kalabalığı içinde bulur. Onun kaderini belirleyen anlamlandırmalarla, nihai gibi görünen anlamlandırmalarla karşılaşır. Nevrotik sözlerin ve arzunun mahalli, yeri olarak Ötekini var ederek kendini garantiye almaya çalışır. Fakat eğer Ötekinin üzeri çizili ise Ötekinin Ötekisi yok demektir.  Özne taleple karşılaştığında silinir (fading), -Ötekinden yabancılaşmış olduğundan- kendine şunu sorar: Che Vuoi? Benden ne istiyor. Arzu ile narsistik özdeşleşmenin eklemlendiği yer burasıdır. Özne bölünmüş özne olmanın yani özne ve Öteki arasındaki bölünmenin yarattığı tatminsizliği aşmak için sürekli nesneyi ele geçirmeye ve Ötekine ulaşmaya çalışır. İşte arzunun kaderi buradadır.

EKLER….

Fantazm nerede ortaya çıkar? Nasıl kendisini gösterir.

İki örnek verebilirim;

Kurt adam vakasında Freud kurt adamın kurtlar gördüğü rüyayı çocukluk çağı nevrozunu ortaya koyan bir fantazm olduğundan bahseder. 

Freud’un Rüyaların Yorumunda bahsettiği “ölü baba” rüyasını hatırlayalım. Bu meşhur rüya 6. Bölümde geçiyor. Rüya şöyle: (Rüyayı görenin) Babası yeniden hayattaydı ve onunla her zamanki gibi konuşuyordu ama [garip bir şey] aynı zamanda ölmüştü ve bunu bilmiyordu. Bu cümle tam olarak Freud’un bize aktardığı cümledir: ölmüştü ama bunu bilmiyordu. Rüyayı gören kimdir? Freud’dur. Bu rüyadan Lacan 6. Seminerde ve Subversion du sujet makalesinde bahseder.

Rüya bilinçdışında tutarlılık olmayacağı böyle absürd şeylerin olabileceği söylenip kenara atılamaz zaten Freud da böyle yapmaz ve rüyayı şöyle yorumlar. Bu yorum rüyayı görenin arzusu yani WUNSCH üzerine kuruludur. Baba – rüyayı görenin arzusunca- ölmüştür ve – yine rüya görenin arzusunca – bunu bilmemektedir.

Lacan bu rüyada fantazmın ortaya çıktığını söyler. Baba ile oğulu karşılaştıran bu senaryo nedir diye sorar? Bu tabii ki fantazmdır. Öyleyse fantazm rüya da ortaya çıkabiliyor. Rüyanın içinde imgesel bir temsil halini alabiliyor. Bu yüzden de Lacan Freud’un öidipal arzusu yorumuna katılmaz ve burada bunun ötesinde bir şey olduğunu söyler. Lacan’a göre değişmez, sabitlenmiş bir rakip olarak baba imgesiyle olan bir karşılaşma söz konusudur.

Lacan bu bölümde bize Freud’un son metinlerinden birisinin Sonlanabilir ve Sonlanamaz Analiz olduğunu anımsatır. Freud analizin sonunun erkek için kastrasyon kompleksine, kadın için penis hasedine yani indirgenemez bir noktaya gelip dayandığını söyler. Öyleyse analiz fallusla ilişkiye dair bir noktaya bizi getiriyor. Fallus yani lacancı terimlerle söylersem arzunun gösterenine getiriyor. Lacan bu noktadan Freudcu keşfin başlangıç noktası neydi diye sorarak devam ediyor. Cevap bellidir: Cevap arzudur. Freud semptomlarla ve rüyalarla ilgilenir. Her ikisi de arzuyla ilgilidir. Hatta rüya söz konusu ise arzunun gerçekleştirilmesi söz konusudur. Semptomda da  bir tatmin olduğunu biliriz. Ama tersine bir tatmin vardır. Öyleyse der Lacan arzunun maskesi vardır.  Arzu onu tatmin eden nesne ile doğrudan ve saf bir ilişki içinde değildir. Analiz sayesinde arzunun “serseri, kaçak, ele avuca gelmez” (vagabond, fuyant, insaisissable/vagabond, fleeting, ungraspable) yüzünü tanırız. Bir yanda arzunun çıkmazları, uyuşmazlıkları, anormallikleri varken diğer yanda özne ile yaşam arasındaki bağda kendisini gösterir. Üstelik insanın arzusu daima Ötekinin arzusu ile ilişki içindedir. Bu yüzden de arzu ancak arzuların çeşitliliği içinde (diversity of its desires)kavranabilir.

Rüyanın arzunun gerçekleştirilmesi olduğunu, semptomun ise arzu konusunda daha farklı olduğunu söylemiştim. Freud öznenin tanınmasını isterken diğer yandan bastırdığın bir arzunun mevcudiyetini tanımladığını söyleyebiliriz. Bu çok paradoksal bir durumdur. Bastırılmış olan arzu semptomda kristalize olur. Özne onu engellemek için her şeyi yaparak tamamen bu arzunun egemenliğine girmiştir. Freud histeri krizlerinin arzuyu hem gösterip hem de nasıl sakladığını bize gösterir. 


[1]La seule chose dont on puisse etre coupable, c’est d’avoir cédé sur son désir.

[2]Toute demande est demande d’amour.

Les entretiens préliminaires sont-ils nécessaires ?

LES ENTRETİENTS PRELİMİNAİRES SONT-İLS NECESSAİRES ?

Ceren Korulsan

2 juin 2019

Lacan dans son séminaire intitulé « Le savoir du psychanalyste » indique qu’il n’y a pas d’entrée possible dans l’analyse sans les entretiens préliminaires. Je cite : “Chacun sait- beaucoup l’ignorent- l’insistance que je mets auprès de ceux qui me demandent des conseils sur les entretiens préliminaires dans l’analyse. Ça a une fonction, bien sûr, pour l’analyse essentielle. Il n’y a pas d’entrée possible dans l’analyse sans les entretiens préliminaires. »

Mais que veut dire entretient préliminaire ? Ne faut-il pas comprendre la nature de ces entretiens ? S’agit-il de technique ou de moment d’évaluation ? Si c’est un moment d’évaluation que s’agit-il alors d’évaluer ? Si on répond que c’est une évaluation de diagnostic, on rapproche au modèle médical. Par contre si on répond cette question en disant que c’est une évaluation diagnostique de structure, serait-il vraiment suffisant ? D’autre part, lorsqu’on parle d’évaluation, parle-t-on que d’un travail uniquement du côté du futur analysant ? Il est crucial dans la pratique de la psychanalyse comment nous entendons une personne et dans quelle mesure cette personne entend elle-même ce qu’elle dit. 

Freud aborde ce sujet dans différents textes et nuance ce propos dans son article “Conseils aux médecins sur le traitement analytique” disant que l’analyste procède sans s’être préalablement tracé de plan, se laisse surprendre par tout fait inattendu” et “ évite toute idée préconçue”. Il propose aussi « une période d’essai » en faisant comme si l’analyse avait commencé pour voir si c’est possible. Dans cette période, la fonction de l’analyste est d’écouter et d’entendre les paroles adressées. Ce qui me parait important dans ce premier temps est d’entendre ce qui a déterminé le sujet à s’adresser à l’analyste à ce moment précis de sa vie et de son histoire. Si l’analyste se limite de poser indication ou contre-indication pour avoir la maitrise de la situation, son écoute ne serait pas orientée essentiellement par l’inconscient du sujet. Alors les entretiens préliminaires sont un acheminement vers la parole, un processus d’ouverture vers une parole pleine et donnent la possibilité pour le sujet d’entendre un peu différemment ce que lui-même dit. Puis que le procédé analytique va contre le refoulement, il provoque l’accès à la libération pour l’analysant. Par conséquent la parole en analyse est liée à la présence de l’analyste parce que la parole est déterminée par le transfert.

Il est donc important de ne pas précipiter l’entrée en analyse. Si cela se produit, il ne causera que la fermeture de la parole de l’analysant. Alors qu’est-ce qui marque une étape pour que le patient puisse s’allonger au divan ? Est-ce qu’il est vraiment discernable ? Ou bien pourrait-on l’envisager a l’après-coup ? 

Pour qu’une analyse puisse commencer, il est nécessaire qu’au cours des entretiens préliminaires un renversement dialectique se soit opéré pour reprendre l’expression de Lacan parlant de Dora. Si tel n’est pas le cas, les entretiens ont à se poursuivre.

Marie Cardinal entame le récit de son analyse dans son livre « Les mots pour le dire ». Elle souffrait d’une métrorragie sans arrêt. Elle avait consulté plusieurs gynécologues de Paris. Après avoir obtenu aucun résultat, elle décide de demander un rendez-vous chez un analyste. Elle commence par raconter sa métrorragie en insistant sur les détails. L’analyste la stoppe tout de suite : « Parlez-moi d’autre chose. » Ainsi l’hémorragie s’arrête net. Ce « parlez-moi d’autre chose » sera le commencement d’un processus bénéfique qu’elle définira ainsi : « Je suis née avec la psychanalyse, je n’existais pas avant ».

Il existe des moments essentiels dans la vie de l’analysant qui se réalisent parfois plusieurs années avant la rencontre avec un analyste et qui ne sont pas nécessairement toujours à la conscience de l’analysant mais il s’agit aussi des moments précis qu’on peut repérer. C’est pour cette raison aller parler à quelqu’un devient impératif. Ainsi ces moments vont pouvoir se réarticuler, se renouer avec un initium,un moment d’entrée en analyse.

C’est assez fréquent que quel qu’un vient voir un analyste en disant qu’il a son numéro de téléphone depuis longtemps dans sa poche et qu’il ne l’a jamais utilisé. C’est un moment essentiel qui permettra à envisager le transfert à la parole et qui s’articulera avec le moment d’entrée en analyse. Parmi les articles dans « La technique psychanalytique » de Freud, il y en a un intitulé “Le début du traitement” où il mentionne son habitude de prendre le patient provisoirement, pour une période d’une ou deux semaines, qu’il appelle « expérience préliminaire » ou « période d’essai ». La raison pour laquelle il a utilisé ce “expérience préliminaire” est la suivante : “Si l’on s’interrompt pendant cette période, on épargne au patient l’impression pénible d’une tentative de guérison qui a échoué”. Il n’explique pas pourquoi le traitement pourrait échouer. Cependant, comme nous le verrons plus loin, la poursuite du traitement dépend du transfert.

Dans ce même article, Freud affirme que l’objectif premier de l’analyste est de lier le patient à son traitement et non à l’analyste lui-même, en tant que personne. Il est très clair sur une autre de ses tâches : le diagnostic, et en particulier le diagnostic différentiel entre névrose et psychose. Freud dans « La technique psychanalytique » donne un certain nombre de règles, d’indications concernant l’entrée dans la cure. Il limite le dispositif psychanalytique aux névrosés. Par contre Lacan ne restreint jamais la cure a la névrose. Il propose même « de ne pas reculer devant la psychose ».

L’expression “entretiens préliminaires” de Lacan correspond au “période d’essai” de Freud. L’expression indique qu’il existe un seuil, une entrée dans l’analyse qui n’est pas la même chose que l’entrée au bureau de l’analyste. Comme l’expression “expérience préliminaire” suggère, il s’agit d’un changement déterminant un avant et un après.  Ce changement correspond dans notre cas au passage au discours analytique. Même si dans le pratique, il n’est pas toujours facile de différencier ce virage et même si cette période doit se conformer aux règles de la psychanalyse, période d’essai n’est pas la même chose avec une analyse.

L’association libre est la règle fondamentale pour l’expérience préliminaire et l’analyse parce que tous les deux s’appuient sur la parole. L’évaluation de l’analyste sur le diagnostic servira à décider d’accepter ou non la demande d’analyse. Cette période de diagnostic rend le traitement préliminaire différent de l’analyse. C’est l’acte de l’analyste transformera les entretiens préliminaires en analyse. Cette période permet à l’analysant pour la formulation de sa demande et la production du symptôme analytique. L’annonce de l’analyste a l’analysant qu’il est le temps de s’allonger sur le divan sera un tournant déterminant parce que l’analyste affirme via cet acte a son patient qu’il l’accepte pour analyse.

Freud dans son article « Le début du traitement » indique que quiconque espère apprendre le noble jeu d’échecs des livres découvrira bientôt que seules les ouvertures et les jeux finaux permettent une présentation systématique et qu’il existe une variété infinie de mouvements possibles. La seule moyenne de combler cette lacune dans l’enseignement est une étude diligente avec ses maitres. D’après Freud la règle qui peut être établie pour la pratique du traitement psychanalytique est soumise à des limitations similaires.

Le symptôme analytique,

On ne peut pas dire qu’il est suffisant de demander une séance pour commencer à l’analyse.

Cela ne peut ni réaliser par un contrat ou une entente. La demande de se débarrasser d’un symptôme peut constituer le premier pas pour la formation d’une demande. Ce qui est crucial est la transformation des plaintes en un symptôme analytique que l’analysant adresse à l’analyste.  Cela permettra au sujet de transformer son symptôme comme réponse à un symptôme comme question qui lui incite à déchiffrer.  Ce symptôme comme question inclut la dimension du désir dans le travail psychanalytique.

La dette de “l’Homme aux rats”, par exemple, se présente comme un symptôme qui vient comme une réponse au sujet lorsque la jouissance émerge en entendant l’histoire de la punition racontée par le capitaine cruel. C’est sur ce facteur que se pose toute la question de la dette et de l’impossibilité de la payer.

La constitution du symptôme analytique est liée au transfert qui fait apparaitre le sujet supposé savoir. Grace au transfert, le symptôme devient une énigme, l’expression de sa division. Par conséquent, nous pouvons admettre que l’analyste fait partie de l’inconscient de l’analysant. L’analysant se tourne vers l’analyste avec une question : Qu’est-ce que cela signifie ? Qu’est-ce que cela veut dire ? Cela nécessite une supposition au côté de l’analysant. Il faut que l’analysant suppose le savoir de l’analyste sur la vérité de son symptôme. Lors des entretiens préliminaires, il s’agit donc de provoquer l’hystérisation du sujet, l’hystérique étant le nom donné au sujet divisé.

Le diagnostic et la structure,

La structure détient un rapport tout à fait spécial avec le signifiant qui depuis Freud marque la spécificité du travail. La structure ordonne l’ensemble des effets produits par le langage.

La question d’un diagnostic différentiel en psychanalyse est différente du diagnostic de la médecine mais il sert à orienter l’analyse et il est en relation avec les questions fondamentales du sujet, de son désir et de sa jouissance. 

La question du diagnostic en psychanalyse révèle d’un effet du transfert. Un diagnostic structural n’est pas différé du travail normal de la cure, c’est-à-dire sa direction. Diriger une cure en tenant compte de la structure du sujet veut dire savoir ce qui se passe dans le transfert, savoir reconnaitre la position dans laquelle le dire de l’analysant met l’analyste. Ce n’est pas l’observation des troubles du patient comme dans la pratique de la psychiatrie. Ce n’est pas l’analyse du comportement d’une certaine psychologie. Ce n’est pas non plus une technique empathique.

Freud dans « Nouvelles conférence d’introduction à la psychanalyse » (30 Emme conférence) utilise une métaphore du cristal : « Si nous jetons un cristal par terre, il se brise mais pas n’importe comment, il se casse suivant ses directions de clivage en des morceaux dont la délimitation, bien qu’invisible, était cependant déterminée à l’avance par la structure du cristal. Des structures fêlées et fissurées de ce genre, c’est aussi ce que sont les malades mentaux. » La structure a l’origine de la cassure, autrement dit, le cristal se brise selon les lignes des failles qui le structurent. Ce qui définit bien la relation de la structure avec le réel.

Ce que Lacan appelle structure est le signifiant qui inscrit au niveau inconscient. Cet écriture manifeste à travers ses formations comme le symptôme, le rêve, le mot d’esprit, l’acte manqué. Il faut aussi ajouter que le sujet est l’effet de la logique structurante signifiante. Pour cette raison, les notions de sujet et de structure sont indissociables. Si ce n’était pas le cas, une analyse ne pourrait rien changer. Bien que le sujet ne puisse pas modifier sa structure, il peut changer sa position face à son fantasme.

Névrose, psychose et perversion sont les structures cliniques selon Lacan. Chaque structure a des mécanismes de défense et d’organisation propre par rapport à Œdipe et la castration : refoulement pour la névrose (Verdrängung) le déni pour la perversion (Verleugung), forclusion pour la psychose (Verwerfung). Les deux premiers mécanismes conservent les traces impliquant l’admission d’Œdipe dans le symbolique, ce qui ne se produit pas dans la forclusion.

Quand même il ne suffit pas voir la manifestation d’un délire pour considérer un sujet psychotique parce que le même symptôme peut apparaitre dans différentes structures. Inversement on ne peut pas exclure un diagnostic de psychose lorsqu’il n’y a pas de déclenchement évident. C’est pour cela structure n’est pas synonyme de catégorie, ni de syndrome, ni de classification.

Comment ce diagnostic différentiel se manifeste-t-il dans la pratique ? Nous avons l’exemple de l’homme aux rats qui disait à Freud que « s’il voit une femme nue, son père doit mourir”. Le refoulement de la représentation de son désir, que son père meurt, revient dans le symbolique, sous la forme du symptôme : la pensée obsessionnelle exprimée dans cette phrase indique sa structure œdipienne parce que l’interdiction de voir une femme nue est liée à son père. Le symptôme fournit ainsi un accès à l’organisation du symbolique qui représente le sujet. 

Dans la perversion, la castration est admise dans le symbolique avec un refus concomitant, un déni. Ce mécanisme se produit par rapport au sexe féminin : l’inscription de l’absence de pénis de la femme et donc de la différence entre les sexes. Le retour de ce type particulier de refus se cristallise dans le fétiche. 

Je ferai quelques rappels à propos du texte intitulé « Le fétichisme » de Freud de 1917. Freud indique que le cas le plus remarquable était celui d’un jeune homme qui avait érigé comme condition de fétiche un certain « brillant sur le nez », « Glanz auf der nase » en allemand. Freud nous indique que le fétiche dont l’origine se trouvait dans la prime enfance ne devrait pas être compris en allemand mais en anglais. Ce sujet est passé du regard sur l’organe sexuel féminin au regard sur le nez par un glissement métonymique. Il a ensuite transformé le regard en brillant sur le nez également par métonymie. L’analyse a révélé un jeu translinguistique de mots qui a permis de comprendre le lien. Il y a un voisinage homophonique translinguistique entre le Glanze allemand et le Glance anglais qui veut dire regard.  Ainsi le brillant sur le nez est la condition de son désir. 

Freud définit chez le pervers l’exclusion d’une représentation singulière, celle du défaut de pénis de la mère. Il est clair que le déni  est diffèrent du refoulement parce qu’il détermine le rejet d’un savoir à propos du manque du pénis de la mère. Pour la traduction de Verleugnung Lacan propose le désaveu puis le démenti qui lui est apparu comme le terme restituant le mieux le sens freudien.

L’intérêt d’une analyse est de repérer dans l’enfance la conjoncture qui détermine une névrose ou d’une perversion la manière dont s’est présentifié pour le sujet ce qu’on appelle le désir de l’Autre. Le doute est une caractéristique du névrosé, car il dénote la division du sujet. Par contre dans la psychose, il existe une certitude. Pour le psychotique, le monde commence à prendre une signification. Les choses sont très sérieuses et la certitude délirante du sujet psychotique lui inquiète. Lacan traduit Verwerfung par le terme forclusion et il nous indique qu’il doit y avoir préalablement quelque chose qui manque dans la relation au signifiant. Ce qui manque est le Nom-du-Père, le signifiant qui organise le symbolique pour le sujet, le signifiant qui donne support a la loi.  La question « qu’est-ce que ça veut dire ? » trouve sa réponse chez le psychotique : ça veut dire que l’Autre me veut cela ou cela. La certitude comble l’énigme. La certitude est comme un bouchon pour le psychotique qui se trouve au bord d’un trou dans le symbolique. Les sujets psychotiques peuvent évidemment hésiter mais l’hésitation n’est pas le doute.

Freud dans « Le début du traitement » indique que « la période probatoire fixée à quelque semaine a aussi par ailleurs une motivation diagnostique ».  Je cite : «  Assez souvent, quand on se trouve en présence d’une névrose avec symptômes hystériques ou symptômes de contraintes, non excessivement marquée et existant depuis peu, donc précisément en présence de ces formes que l’on considérait volontiers comme favorables au traitement, on doit laisser place au doute et se demander si le cas ne correspond pas à un stade préliminaire de ce que l’on appelle dementia praecox (schizophrénie selon Bleuer, paraphrénie selon ma proposition) et s’il ne va pas offrir, après un temps plus ou moins long, un tableau prononcé de cette affection. » Freud ajoute que l’erreur de diagnostic pour le psychanalyste est plus fatale que pour le psychiatre et c’est pourquoi l’analyste a des motifs particulièrement sérieux d’éviter l’erreur diagnostic. Le traitement probatoire de quelque semaine ne suffira pas toujours d’éliminer tous les soupçons et de former « une décision assurée ». Mais « ce n’est là qu’une bonne précaution de plus ». Freud continue en abordant les propos importants sur le transfert. C’est cela que reprend Lacan quand il évoque la direction de la cure. Le psychanalyste dirige la cure, non pas le patient. Diriger la cure, c’est poser la directive du traitement par rapport au désir inconscient du patient. 

Mon dernier propos sera le transfert et son maniement.  Freud a commencé à travailler avec les patients hystériques qui lui a permis de découvrir l’inconscient. Puis que le transfert est la mise en acte de la réalité inconsciente, Freud a inventé le dispositif analytique en tenant compte du transfert. 

Si un sujet cherche uniquement à être soulagé de ses symptômes, il n’ira pas surement voir un analyste. Pour qu’il ait une demande d’analyse, il faut la souffrance, le questionnement et un appel au savoir en rapport avec un sujet supposé savoir. Le transfert n’est donc pas une fonction de l’analyste, mais il est une fonction de l’analysant. L’analyste a pour fonction de savoir comment le maintenir. Il faut que l’analysant suppose qu’un savoir lui échappe et qu’il impute à l’Autre. 

Les entretiens préliminaires visent donc, aussi à s’assurer du transfert et de son ancrage.

Conclusion,

J’ai commencé ma présentation avec une citation de Freud qui comparait l’analyse avec le jeu d’échec.  Freud et Lacan évoque le début et la fin de l’analyse comme deux moments clefs, moments qui permettent de révéler les temps logiques d’une cure. Les entretiens préliminaires ne garantissent pas le passage à l’analyse. Lacan dans la « Conférence de Genève sur le symptôme » indique que « dans l’analyse, c’est la personne qui vient vraiment former une demande d’analyse, qui travaille. A condition que vous ne l’ayez pas mise tout de suite sur le divan auquel cas c’est foutu. Il est indispensable que cette demande ait vraiment pris forme avant que vous la fassiez étendre. » Il faut souligner qu’il ne convient pas d’allonger trop vite l’analysant car la demande met du temps pour prendre forme. 

Je termine ma présentation avec une question : Si les entretiens préliminaires ne conduisent pas à l’analyse, de quoi va-t-il s’agir ? 

Bu çağda psikanalizin hala bir geleceği var mı?

BU ÇAĞDA PSİKANALİZİN HALA BİR GELECEĞİ VAR MI ?

Ceren Korulsan

3 Kasım 2018

Lacan Roma Söylevinde psikanalistin “çağının öznelliğini” yakalaması gerektiğini söyler. Böylece psikanalizi bağlantılı olduğu tüm alanlarla güncel olgularla ilişki içinde olmaya ve tartışmalarına dahil olmaya davet eder.

Genetik ilerlemelerin ve yardımcı üreme tekniklerinin yaygınlaşması ve hatta istilası cinselliğin üzerinde belli bir etki yarattı. Bu durum psikanaliz pratiğinde bedenin konumuna dair bazı soruları sormaya  da olanak yarattı. Hatta günümüz toplumuna dair de bazı sorular ortaya çıkmış oldu. Benim bugünkü sunumum özellikle genetiğe ya da yardımcı üreme tekniklerine odaklanmayı amaçlamıyor ama bu örneklerden yola çıkarak psikanaliz açısından hangi soruların ortaya çıktığını göstermeyi amaçlıyor. Çünkü bütün bu güncel değişikliklerin gündelik yaşamımızda distopyaya benzer bir etkisi oldu. Bu yüzden de bilim kurgu, artık o kadar şaşırtıcı bir tür değil. Hatta bu bilim kurgu değil demek gündelik bir pratiğe dönüştü. Bu ifadeyi eski NSA çalışanı Edward Snowden ağzından, “Citizenfour” adlı belgeselde de duyuyoruz. Snowden NSA’ın gizli dinlemelerini ifşa etmişti. Gazetecilere belgeselde olup bitenlerle ilgili olarak bu bir bilim kurgu değil diyordu. Evet bu bir bilim kurgu değil. Buna katılıyorum. Bu ancak bir distopya olabilir. Birazda alaycı bu ifade aynı zamanda çağımızın gerçekliği ile bilim kurgu arasındaki sınırın ne kadar ince olduğunu hatırlatıyor. Kurgunun aşırı gerçekçiliği ya da gerçekliğin tuhaflığı, belki aşırılığı söz konusudur. Ütopyanın dünyası kusursuzdur –eu yunanca iyi, mutlu anlamına gelir topos ise yer demektir. Distopya, bildiğiniz gibi, işlerin ütopyanın aksine yürüdüğü bir dünyadır.

Gattaca işte böyle distopik bir dünyadır. Burada insanlar genetik materyallerinin mükemmelliğine göre sınıflanır ve hayattaki görevleri belirlenir. Üreme tamamen buna göre yapay olarak belirlenmiştir. Genetik üstünlüğü olanlar yani elitler belli işleri yapma hakkına sahip olabilirler oysaki doğal yollarla dünyaya gelmiş olanlar toplumun safrası sayılmaktadır.

Aslında biyoteknolojinin ilerlemesi çocuk sahibi olama konusunda daha önce hiç var olmayan bazı yaklaşımları gündelik hayata dahil etti. Buna mukabil bazı talepleri de. Hatta bazen sonuçlarını düşünmeye imkan tanımayacak bir hızda bazı değişimler gerçekleşti.

İşlerin genetik mirasa göre düzenlendiğini ve gebelik konusunda rastlantının etkisinin ortadan kalktığını hayal edelim. Tıpkı Gattaca’da olduğu gibi. Film bize bu dünyanın uygun gördüğü genetik mirası taşımayan ama o istediği işi edinmek için gerekli arzuyu taşıyan bir adamın hikayesini anlatıyor. Yani kendi arzusuna doğru gitmek için bir yol buluyor. Gattaca üremenin gizemi ve olumsallığına direnen buna engel olmaya çalışan bir dünyadır. Buna kendine göre bir çözüm önerir. Cinselle karşılaştırmayan bir çözüm. Gattaca’da çocuklar nereden geliyor ? Psikanalizin önemli bir sorusuna yani çocuklar nereden geliyor sorusuna kesin bir yanıt oluşur. 

Genetik öngörü, genetik belirlenim olarak alımlandı ve geçerli sayıldı. Bu durumu Gattaca’dan değil, günümüzden zaten biliyoruz. Genetik olarak bir olasılığın olması, o olasılığın çoğu zaman gerçekleşmiş  gibi ele alınmasına neden olmaktadır. Buna olasılığın kesinliği demek yerinde olur. Her öngörü, prediktif testlerle aranan her olasılık, sonsuz sayıda ön görülemeyen olasılıkla özneleri karşı  karşıya getirmektedir. Burada bir paradoks ortaya çıkıyor. Çünkü her ne kadar olasılıkları tespit etmeye çalışırsanız çalışın hesaplamanın ötesinde ortaya çıkanlar söz konusudur ve bunun kliniğinin bizi şaşırtmaması mümkün değil. İşte bu yüzden genetik öngörünün trajediye benzediğini söyler. Fakat trajedi okuru bilir ki her şey aslında öngörüden ya da kehanetten sonra başlar. Bir hastalığın genetik yatkınlık ya da gen taşıyıcılığı olduğu her seferinde ortaya çıkmaması önemli bir noktadır. Diğer önemli nokta ise olumsallığın ne zaman sahneye çıkacağını bilmek mümkün değildir, hastalığın ortaya çıkacaksa bile, oluşması öncesinde neler olacağını kim söyleyebilir ?

Fakat bizim çağımızda genetik öngörü neredeyse her tür sosyal öngörünün de referans noktasına dönüştü. Belli durumlar, bu kabulle ilerde patolojik ya da hastalıklı bir duruma dönüşecekmiş, bu kaçınılmazmış gibi değerlendiriliyor, çünkü elimizde tanımlanmış bazı genetik bileşimler var. Olumsallık, özne ve öznenin eylemi hiç yokmuşçasına bu nasıl söylenebilir ? Genetik geçişli bir hastalık için gelecekte belli bir zaman aralığında bu hastalığın semptomatik düzeyde bir başlangıcı olacağı söylenebilir ama şimdiki zaman ile bu kesin tarihi belli olmayan gelecek arasındaki zaman aralığında ne olacak ? 

Genetik geçişin ön planda olduğu kanserler söz konusu olduğunda da durum benzerdir. Henüz hiçbir belirtisi olmayan ve belki de bu geni taşıdığı halde hiç hastalanmayacak olan ve yakın bir gelecekte hasta olacak bireyler genetik bir değerlendirmeye girdiklerinde ne olur ? Herhalde böyle bir karşılaşmanın özne üzerinde bazı sonuçları olacaktır. Bu test sonucuyla yüzleşmenin etkileri karmaşıktır. Bazen genetik bir mutasyon bir tür kader gibi alımlanır. Bazen mutasyonun olmaması hiçbir rahatlama yaratmaz. Hatta bazen de genetik mutasyonun varlığı kaygı uyandırmayacaktır. İşte işin bu boyutu öznel olarak alımlamanın tamamen tekil olduğunu gösterir.

Vakaların özgüllüğü ayrı bir konudur, tekilliği ayrı bir konudur. Tekil olan her özne için ayrı ayrı onun bilinçdışına özgü olarak tanımlanacaktır, öngörülebilir değildir, öznel bir tercihtir. Ama hastalığının kliniğe has, ona özgü olan bir şeyde vardır yine de bununla evrensel olan arasında da bir ayrım yapmak gerekir.

Psikanaliz hastalığın gizemiyle ve özellikle de öznenin gizemiyle ilgilenir. Teknolojik ilerlemeler baş döndürücüler ama  bunun bireyleri karşı karşıya getirdiği gizem,  hastalığın gizemi ve öznelerin bununla ilişkisi tıbbın ilgisini çekmiyor. Tıp kendi bilgisini her vakada yeniden teyit etmekle ilgileniyor. Bu bakış açısından tıbbın  yararlandığı teknolojik gelişimlerin sonuçlarını ve etkilerini ele alamayışı onu klinik olarak güçsüz kılıyor. Konuşmamın başında alıntı yaptığım Roma söylevinde Lacan “çağın sarmalı” ifadesini kullanıyor. Bu sarmalın içinde etkili bir kliniğin kendine yer bulması kolay değil.

Tıbbi klinik şüphesiz ki psikanalizin kliniğinden farklıdır, en başta tıpta muayene enspeksiyon ile başlar. Buna karşı psikanaliz görünür olanın ötesiyle ilgilidir. Hatta Freud’un icat ettiği analitik pratik kendisini görünür olandan uzaklaştırmıştır. Divan, analist ve analizanın görsel düzeydeki ilişkisini keser ve sözü ilk sıraya yerleştirir. Freud bunu « Psikanalize Giriş Seminerleri’nde » vurgular. Bir analiz seansına dinleyici olarak katılmakta mümkün değildir. Bu yüzden psikanaliz ancak analizden geçmekle ve teorik çalışmalarla öğrenilebilir. Analiz mekanizması izlemeye uygun olmadığı gibi, analizan ile analist arasındaki görsel ilişkide koparılmış ve sadece söze yer açılmıştır. Buna karşın tıbbın kliniği görmeye dayanır. 

Bildiğiniz gibi Lacan göz ve bakışı birbirinden ayırmış ve bakışa bir nesne statüsü vermişti. Onu skopik dürtünün nesnesi olarak tanımlamıştı. Psikanaliz bu bağlam da bakışla ilgilenir. Fakat psikanaliz kliniğinde kavranabilir olanla, görülebilir olanı birbirinden ayırmak gerekir. Bazı şeyler yoklukları üzerinden kavranabilir. Öyleyse görünür olanın ötesinde olmayandan çıkarsanabilecek şeyler vardır. Analistin bakışı da, doktorun hastaya bakışından farklı olarak, doğrudan analizana değil, başka bir sahneye yani bilinçdışına yönelir. Böylece sözlerle ilgilenir ve analizanın kliniğinin bir imkansızlığı içerdiğini tanır. Psikanaliz kliniğinde imkansızın merkezi bir önemi vardır. 

Bu sayede psikanaliz yakalanamayan, kavranamayan, ele geçirilemeyen bir şeye erişim sağlar. İşte bu öznenin daima elinden kaçan tarafıdır. Psikanalizde duyulan kadar duyulmayanda dinlenir. Görünür olmayanı, duyulur olmayanı da içeren bir dikkat söz konusudur. Çünkü bilinçdışı bilinçli söylemin süreksizliğinde, kesintilerinde kendini gösterir, belirir ve kaybolur. Bu yüzden de analist ve analizan için esas olan, oraya doğru gitmeye cesaret etmektir, tam olarak neyle karşılaşacağını bilmeden.

Ruhsallıkta olup biten her şey gerçekliğe uymaz. Bir ölçüde onu ele alabilmek, ondan bahsedebilmek için onu yeniden kurmak gerekir. Bu yüzden de psikanaliz kliniği bir keşif ve dönüşüm çalışmasıdır. Herkes bunu kendine göre, kendince yapar, kendi tercihleriyle ve kendi cevaplarınca ilerler. Ve psikanalize özgü bir paradoks ortaya çıkar. Çünkü psikanaliz sadece sözlerle ilerlemez. Söze gelmeye direnen, söylenemez olandan, yani gerçeğe dokunan yerden analizan yeni bir cevap üretir. Gerçeğin karşısında, bilinçdışının sorumluluğunu alan bir özne yeni daha önce hiç olmayan bir yanıt üretebilecektir.

Bu açıdan, bir düzeyde psikanalizin tıbbın tersi olduğunu söylemek yerinde olur.  Tıp her şeyin mümkün olmasını ister. Analiz ise imkansızı dayanak alır ve buradan bambaşka ve mümkün şeyler bulmaya gider. Bu yüzden analizde ve kliniğinde tıbbın tersine işleyen ve  tamamen farklı bir mekanizma söz konusudur. Bir çıkmazdan, imkansızdan, mümkün olan yeni yollar bulmak ancak böyle mümkün olabilir. Ele geçirilemez, yakalanamaz, söze gelmez olanın konumlandığı yerde özne aslında  belli bir özgürlük içinde farklı bir şey yaratabilir.

İmkansız bir soru… Çocuklar nereden gelir ?

İmkansız olandan bahsettiğime göre, konuşmamın başında söylediğim imkansız bir soruya dönmemin zamanı geldi: Çocuklar nereden gelir? Doğum öncesi tanı, biyoteknoloji uygulamaları ve yardımcı üreme teknikleri kökensel sorularımıza yanıt mı veriyor yoksa bu soruları güçleştiriyor mu? Freud’un vurguladığı gibi: Çocuklar nereden geliyor sorusu imkansız  bir sorudur. Cinsellik, gebelik, üreme ve doğum arasında nasıl bir ilişki var? Bu soruya spermi, yumurtayı, döllenmeyi, genetik materyali, uterusu, embriyoyu ve onun implantasyonu açıklayarak yada leyleklerle yada hangi yolla açıklarsanız açıklayın cevap veremezsiniz. Bu yüzden de Freud’un sorusu    imkansızın somutlandığı harika bir sorudur.

Çocuklar nereden geliyor ? Bir çocuk neyin ürünüdür ? Ebeveynlerinin aşkının mı, çocuk arzusunun mu, doğum kontrolünün eksikliğini mi, gençlik hatasının mı, tecavüzün mü, tek gecelik bir maceranın mı, kötü giden evliliklerinde ebeveynleri ayrılmamak girişimlerinin mi parçasıdır, sadakatsiz bir eşi evliliğe davet etmenin mi yoludur, pişman olunmuş bir kaza mıdır ? Klinisyen için çocuğun bilinçdışı ve kökensel fantezileri, tamamen bunlar tarafından belirlenmemekle birlikte bunların izini taşır. Kimse yaşama, dünyada var olmasına, varlığının kökenine dair cevapları kendi tekil hikayesinden ve ebeveynlerinin hikayesinden bağımsız veremez. Bu anlam inşasında biyoloji ve psikanalizin meseleye dahil olmaması mümkün görünmüyor.

Bu sebeple Freud’un sorusu her öznenin cevabını icat etmesi gereken bir soru olmaya devam ediyor. İcat etme kelimesini biraz önce öznenin gerçek karşısında analizde yepyeni bir şey icat edeceğini söylediğimde kullanmıştım. Çocukluk çağı cinsellik teorileri cinselliğin gizemi karşısında ve kökene dair sorular için icat edilir. Fakat güncel biyoteknolojiler özneyi yeniden bazı cevaplar üretmek zorunda bırakıyor. Bu yüzdendir ki infertilite sorunları birçok kişinin analiz talebinde bulunmasına neden olabiliyor. Üremeye söz geçirmek ona hükmetmek mümkün mü? Üremeyle ilgili daima öznenin elinden kaçan, çocukların nereden geldiğiyle ilgili sorgulatan bir şey yok mu? Sanırım çiftlerin jinekolojik muayenenin sonunda kendilerine verilen ultrason görüntüleri bunun bir kanıtı olarak düşünülebilir. Böyle bir resim üremeyle ilgili ne verir? Öznel olarak ele geçirilemez olan, bu fotoğraf var olsa da, hala ele geçirilemezdir. Hatta daha çok yaklaştıkça daha da yakalanamıyor ve ele geçirilemez oluşu öne çıkıyor gibidir. Bu öznenin referanslarını gözden geçirmesini bazen gerektirebilir ve imkansız  sorunları  daha da yakına getirebilir.

Çünkü bu cevapların hiçbiri tıbbın tarafında yer almıyor ve hala hastaların sözleri, söyledikleri sadece psikanaliz pratiğinde yerini bulabiliyor. Hatta bazen hastalar için bu sorulara yanıtlar üretebilmek bir aciliyete dönüşüyor. Çünkü konuşan varlığın bir bedeni vardır fakat özne sadece bir bedene de indirgenemez. Doğumda ve hastalıklarda ve ölüm ne zaman mesele olsa yani ne zaman gerçeğe yaklaşılırsa öznenin bir cevap vermesi gerekir. Freud çocukların bu sorularla çok ilgilendiğini keşfetti, hatta çocukların bu konuda titiz araştırmacılar olduklarını da. Çocuk ebeveynlerinin arasında ne olup bittiğini araştırır. İçine düştüğü dünyayı anlamak için birçok teori üretmek durumundadır. Bu dünya aynı zamanda dilin dünyasıdır.  Her özne bu dünyada kendine bir yer bulmak ve bir yer inşa etmeye mecburdur. Ve her özne kendini oluşturduğu cevaplardan kurar. Köken ve üremeye dair sorular gördüğünüz gibi yalnızca Gattaca’yı ilgilendirmiyor hatta içinde olduğumuz çağın ve psikanaliz pratiğinin merkezinde bulunuyor. Psikanalizi diğer tüm psikoterapilerden ayıran, çok yalın bir şekilde ifade edilebilir, cinselliğin psikanalizde merkezi bir konumu olmasıdır. Ve cinsellikte bedenden bağımsız olarak düşünülemez. 

Çocukluk çağı cinsel teorileri, az ya da çok, cinsiyet farkını ve çocuk için onun yarattığı karışıklıkları  dikkate almamayı sağlar. İşte bu sayede, küçük bir oğlan kız kardeşine onun penisi olmadığını fark ettiğinde “üzülme, sen büyüdükçe o da büyüyecek diyebilir” ya da küçük bir kız “ ben de bundan yok ama !” diyebilir.Çocukların cinsel teorilerinde bebekler öpücükle annenin karnına girip göbek deliğinden ya da kalçasından ya da anüsünden çıkabilirler. Peki bütün bu cinsel teorilerin ortak noktası nedir ? Hepsinin ortak noktası özünde cinsel olmamalarıdır. Cinseli uzak tutan bu teorilerden yola çıkarak çocuk bir aile romansı hayal eder. Cinsel teoriler cinselliği inkar etmek içindir. Üremede cinselliği yolu böylece lav edilir. Öyleyse Gattaca bir çocukluk çağı cinsellik teorisi olabilir.

Öte yandan bu açıklamaların büyük çoğunluğu çocuk tarafından unutulur. Bir kadın hasta 4 yaşındaki kızının 4 yaşında olmasına rağmen 2 yaşında yaşadıklarını unutmasına çok şaşırıyordu. Onun 6-7 yaşına geldiğinde 4 yaşına kadar olanları neredeyse hiç hatırlamayacağını biliyor ve bunun nörolojik açıklamalarını kavrayabiliyordu fakat bu durumu çok şaşırtıcı buluyordu. Buna çocukluk çağı amnezisi diyoruz. Hafızanın içinde bir boşluk kalıyor. O zamandan önce nasıl olduğumuzu düşünmek mümkün değil. İlk seneleri hatırlamak mümkün değil. İşte bütün bunlar bizi yok olan, çıkarılmış, mevcut olmayan bir şeye getiriyor tekrar. Bu yüzden de kökenden bahsetmek, kökene dair sorulara yanıt bulmak hem gerekli hem de kolay değil. 

Yardımcı üreme teknikleri ne kökene ne de üremeye dair bu tür cevaplar üretemiyor ve hatta ebeveyn olmak, anne olmak, baba olmak sorunsalına da. Bir baba kimdir ? Bu psikanalizin daima ilgilendiği bir sorudur. Hiçbir biyolojik  olgu bu soruyu tek başına açıklamaya yetmeyecektir. Bu sorulara bir tane daha eklenebilir : kadın ne ister ? Bir başkası : Anne olma arzu nedir ? Özne bir çok imkansız soruyla uğraşmak zorundadır demek yerinde olur. Zaten üremenin temsili imkansızken yardımcı üreme teknikleri özneyi bu imkansız temsilin önüne getirip bırakmıyor mu ? Neden üremenin temsili böyle imkansızdır ? burada iki hat var : cinselliğin temsil açısından imkansızlığı ve ölümün temsil açısından imkansızlığı. Bir çocuğu dünyaya getirdiğinizde onun için ölümü de olası kılmış olursunuz. Öyleyse üremeye başından itibaren ölümde dahildir demek yerindedir.

Psikanaliz bu distopik çağda hayatta kalabilir mi ?

“Kelimelerin öneminin olmadığı, her şeyin ve tersinin söylenebilir olduğu bu zamanda kelimelere ağırlıklarını ve itibarı vermek” ve analist olarak bunu kanıtlamak gerekiyor. Bunu Albert Nguyen  “Geriye sadece kelimeler kaldığında” (Quand seules restent les mots) adlı kitabında söylüyor.

Günümüz dünyasının kakofonisi içinde, yine de bazı cümleler canlılıklarını koruyor. Nguyen  kitabında bu mesajların nasıl işlediğini, nasıl hala yeni bir anlam açmaya muktedir olduklarını soruyor. Acaba bu sözlerin analizdeki yorum gibi bedene dokunduğu söylenebilir mi ? Sunumu onun kitabından son bir alıntı ile tamamlayacağım : “kelimeler, cümleler onları duyanlar için yankılanıyor ve yaşamak için nefes alacak bir alan açıyor”. Madem ki özne gösterenin öznesidir ve dilin öznesidir, o zaman ortaya çıkan soru  bilinçdışının öznesi için bu alanı nasıl psikanaliz aracılığıyla açık tutmanın ve korumanın mümkün olacağıdır. 

Destiny of Desire

Destiny of Desire

March 2, 2019, İstanbul, Conference: What does Lacan say about desire?

Ceren Korulsan

Do you know what desire is? Hard to say. Do you know what your desire is? How could you say, when the words fail to pronounce it. Nothing is more enigmatic in our encounters than what others desire in us and why we are desired. In short, there is a mystery of desire. Lacan demonstrates the relationship of demand and desire and why the heart of desire is a lack. I may mention two lacks: lack of signifier for the subject and lack of object for the desire. The clinic shows us that the subject can identify with the desire of the other and it’s what the subject get like the meaning of the desire of the Other.

Lacan proposes to distinguish two logical moments: the first is alienation from which arises the dimension of a barred subject. The second is separation in the encounter of the desire of the Other which arise the dimension of the object cause of desire. The formula of the fantasy serves us to write the relation of these two terms: $<>a. Fantasy is the subject’s response to the confrontation with the question of desire. It serves the subject in giving meaning to desire against the indeterminate character of jouissance.

Lacan, in the seminar “Desire and Its Interpretation,” says that the fantasy is the relation of an eclipse, a fading, an aphanisis of the subject as it fades away, abolishes itself, with an object. He defines fantasy as something that cuts, a certain fainting (évanouissement), a certain signifying syncope of the subject in the presence of an object, which satisfies a certain accommodation. As Lacan defines it here, desire is neither a will nor a wish. It is not the Wunsch that fulfills the dream. The fantasy does not fulfill the desire as the dream does, it accommodates it. To fade, in English, is to vanish, to faint. This means that the specificity of fantasy is that the subject is fading, fainting in front of the object. The lozenge in the formula is the symbol of the conjunction and disjunction used to read both as “subject and object” and “subject or object”. So the lozenge conjoins and disjoins the subject and the object. Fantasy is an interpretation of desire, as a response to its enigma plugging the hole opened by the signifier of A barred.

In Lacan’s teaching, there are two statutes of the Other: the one that exists, unitary. Where there is a lapsus, slip of tongue and dream, here there is a subject, a castrated subject because of language and who believes in the Other. It is from the signifier of the Other that the subject finds his symbolic status and is recognized, he obtains identification effects, master signifiers that serve him to identify. The subject ex-sists to the Other to which he connects, supposing that there is a knowledge to discover according to the laws of the signifier. The cry of the child appeals and the signifier of the Other gives an answer. This power of the Other is experienced by the analysand when the analyst signals a meaning to be deciphered. This is why he asks why the analyst is silent, why he does not look at him. This demonstrates that the analyst at the beginning of the work is the instance of the Other of meaning.

Lacan in his seminar “The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis” tells us a fable. He suggests us to imagine that the subject goes to dinner at the restaurant. He is confronted with the question about what he wants. What will he ask of the Other? The first answer is the menu, no doubt. That is to say, it is not an object of need but signifiers. I quote from Lacan: “On this occasion, the smell is the menu, that is to say, signifiers, since we are concerned with speech only. Well! There is this complication -and this is my fable- that the menu is written in Chinese, so the first step is to order a translation from the patron. She translates—imperial pâté, spring rolls, etc. etc. It may well be, if it is the first time that you have come to a Chinese restaurant, that the translation does not tell you much more than the original, and in the end you say to the patron- Recommend something. This means: You should know what I desire in all this.”

There is a complication, as Lacan said, or in other words, a paradox. The menu is in Chinese. In each case, including the analysis, the subject does not know what he is demanding and does not know at all which desire is in his request. What do I desire in there? I need the boss to decide for me and the signifiers come from him. So I desire like the Other desire (Alors je désire en tant que l’Autre désire.) Then the subject feeds on the signifiers and they are the signifiers of the language of the Other. This is what will cause his loss, say like Lacan, his fainting (évanouissement), his fading. There are two reasons, conjoined to each other. In his request to the Other, the subject vanishes already for the reason that he will have to represent it by a signifier to another signifier, that is, to disappear there. On the other hand, alienating himself from the signifiers of the Other, the subject will experience a loss, a loss of jouissance. If all requests are basically a request for love, the subject will necessarily experience a loss because of the response of the Other. We see how it’s realized when children tell their parents “you promised me”. From this aspect, we understand how the demand for love institutes the power of the Other and at the same time it abolishes the peculiarity of objects. This term “abolition” used by Lacan also serves to name desire as indestructible (in Seminar VThe Formations of the Unconscious). Produced by demand, desire will be caused by an unnamable object (objet innomable), object (a). For this reason, each satisfaction of the request hid from him his object and his desire aims always for something else.

I come back to the menu of our fable. What do I want in there? The subject seeks the answer in the place of the Other, from his respondent. He wants the Other to ask him to choose this or that and even asks for the object of his desire. The neurotic subject henceforth does not only demand the desire of the Other but also desires the demand of the Other.

The rest of my quote: “For one goes to a Chinese restaurant not only to eat, but to eat in the dimensions of the exotic. If my fable means anything, it is in as much as alimentary desire has another meaning than alimentation. It is here the support and symbol of the sexual dimension, which is the only one to be rejected by the psyche. The drive in its relation to the part-object is subjacent here. “

The demand for the Other has a consequence called transference love. The assumption of knowledge will make the other agalmatic. Thus, the subject will try to capture the object cause of desire as a possible object to target by the request. The subject supposes that the Other possesses this agalmatic object and offers his ideal image, i(a), to the Other for being likeable (objet aimable- Seminar XI).

This is the destiny of desire: the solution of neurotic is too expensive. He gives himself too much trouble for his satisfaction. He is obliged to the Other, which Lacan calls “the subjection of the Other” (“la sujétion de l’Autre” in Subversion of the Subject and Dialectic of Desire).

I mentioned that there are two statuses of the Other: the one that exists and on the other side, there is the Other barred, lacking existence and signaling the incompleteness of the language. When the neurotic solicited meaning in the Other, he discovers that he revolves around a central void, so there is no complete solution in the signifier. The desire that is built on lack, calls the Other of the guarantee to support himself. But indeed, the barred Other is the support of this expectation, these queries, his questions and his desire. The desire that is built on lack, calls the Other of the guarantee to support himself.

Lacan designated by a formula the absence of guarantee of the Other: “there is no Other of the Other”. Set out during the 1959, in its Seminar VIDesire and Its Interpretation, this formula is a version of pronunciation of the logical writing of S(Ⱥ), the signifier which is lacking at the level of the Other.

What does the Other of the Other mean? On the one hand, Lacan’s language obeys a law and on the other hand, the Other is a set of signifiers and “There is no Other of the Other” that serves to give meaning to everything. In a word, it lacks a signifier to say what I am.

I will try to demonstrate these arguments via Hamlet. In his Seminar VIDesire and Its Interpretation, Lacan evokes Hamlet as the drama of desire.

Let’s briefly recall the coordinates. The king of Denmark is dead. Two months later, the queen married the deceased’s brother, Claudius. One night, the dead father appears in Hamlet in the form of a ghost. What does he tell him? He talks to Hamlet and reveals the truth to him. He reveals to him the crime of which he was the victim: in his sleep, he was poured a vial of poison into his ear. Hamlet’s mission is to avenge his father. As Lacan tells us “if there is one who is poisoned by the ear, it’s Hamlet. And what makes poison function is the word of his father.” The whole piece is based on his inability to perform an act, which he always postpones. Clogged by this debt to pay Hamlet is paralyzed by a questioning: to be or not to be, that is the question? He cannot decide.

What consequence will this fatal encounter have for Hamlet?

Unlike Oedipus, Hamlet knows, he knows who killed his father, he knows what he has to do but he does not act. The meeting with the ghost reveals to Hamlet a knowledge which was hidden from him: this knowledge is about the mourning of his mother that end quickly and her haste for the marriage. This knowledge is then the proof of lack in the Other for Hamlet. This knowledge is in the order of S(Ⱥ). The barred Other, not only the place of speech, the treasure of signifiers, also means that something is missing. A signifier is lacking at the level of the Other. Lacan said: “It is, if I may say so, the great secret of psychoanalysis. The big secret is – there is no Other of the Other. The procrastination of Hamlet is not the sign of a complicity with Claudius. He could avenge the father and he could have relieved his guilt by killing his father’s killer. Hamlet yielded to the mother’s desire for the king. Hamlet does not want to know anything about the great secret of psychoanalysis. Idan Oren mentioned what is the great secret of psychoanalysis: there is no Other of the Other. Hamlet makes the choice to consist of the desire of the Other, the desire of his mother. He is suspended in his mother’s desire and his time never comes. Lacan argues that it is not the desire for the mother who is an obstacle but the desire of the mother to whom he remains fixed. That’s why Hamlet is the drama of desire. The father of Hamlet is far from being a function that gives guarantee for his desire.

In the tragedy of Shakespeare S(Ⱥ) the signifier of the lack in the Other arrives in a non-symbolized way through the words of the fantasy of the dead father, through words whispered in the ear of the son. Because of this Hamlet cannot build a symbolic frame around this lack, he can neither use the phantasm nor cross it.

Conclusion;

The unconscious for Lacan is made of fragments of speech, equivocation in the language that the child incorporated without knowing it in the primordial relation to his parents. The analysis, experience of words, allows the analysand to identify the determinations of his existence but it also serves to discover his desire. The analysand, in the cure, finds himself divided between a mass of signifiers that continue to be linked. The analysand encounters the meanings which, functioning as absolutes, could mark his destiny that his unconscious makes for him. The neurotic, in fact, seeks his reassurance by making exist the Other, the Other as a place of speech and desire. If the Other is barred, it is because there is no Other of the Other. In the moment of fading the subject is confronted with the demand that carries the desire, request addressed to the Other. The subject is alienated from the Other and asks himself “Che vuoi? “. This is understood by the subject as “What do you want me from me? “. This demonstrates the articulation of desire with its narcissistic identification. The subject constantly seeks to capture the object to join the Other and to avoid the dissatisfaction of the division between the subject and the Other.

Semptomdan Geriye Kalan

Semptomdan Geriye Kalan…*

Ceren Korulsan

Lacan şöyle demişti: “Özne hiç bir zaman talep etmekten başka bir şey yapmamıştır. Başka türlüsü de elinden gelmezdi zaten; biz işe buradan devam ederiz.” İnsan olmak, bir şeyler istemek demektir ve aynı zamanda neleri istediğimiz, neleri kaçırdığımıza dair sorularla dolu olmaktır. Ve eğer özne bir şey talep edecekse dili kullanmak zorundadır. İşte tam da bu yüzden psikanaliz diye bir tedavi vardır. Hastayı analize getiren, analiz seansını talep etmesini sağlayan semptomdur ama tek başına talep etmek semptomu çözmeye yetmeyecektir.

Bir kişi için kurtulmak istediği şey yabancı bir cisim gibi algılanmadıkça semptom yoktur. Ya da Freud’a göre, bir kişi bir şeyi semptom olarak tanımadıkça semptom yoktur. Her şey belirli bir anda kişi mutsuzum dediğinde ya da başka herhangi bir semptom tanımladığında başlar, işte bu semptom oluşumunun birinci zamandır. Bu ilk an öznenin bu semptomla ilgilenmeye başladığı andır ve onu bir analiste getirebilir. Fakat bu tek başına yetmez! 

Hasta, mutsuzum ve bu niye bana oluyor diye düşünür fakat buna cevap veremez. Bu semptomun oluşumunda ikinci andır! İşte o zaman, artık analitik semptomun yolu açılmıştır. Başka bir deyişle; bir semptomun var olması için, öznenin başına gelenle ilgilenmesi, soru sorması, sorgulaması ve bundan acı çekmesi gerekir. Freud’un Dora ile ilk görüşmelerinin Freud’un şu sorusu ile sonuçlandığı bilinir: “Yakınmakta olduğun bu karmaşadaki senin payın ne?”

Psikanalizde semptomu tamamlayan bir şey vardır. Eğer bir semptom deşifre edilecekse, bu çözümleme işte bu tamamlayıcı, bu özel ortak olmadan yapılamaz. O da analisttir; ama kişi olarak hastasının karşısında oturan değil, bildiği varsayılan özne olarak orada bulunan, bu işlevi gören, analitik aygıtın parçası olarak var olan psikanalistten bahsediyorum. Çünkü Lacan’a göre analist bilinçdışı kavramının parçasıdır ve aynı zamanda semptomun tamamlayıcısıdır. Analistin bir rüyaya dâhil olması sıklıkla analitik söylemin içine girmenin bir işareti olarak analistin semptoma katıldığını gösterir denmesi işte bundandır. Bu yüzden analizde semptom, jouissance’ını kaybetmeye başlar.

Her analizin başlangıcında, özneyi analize getiren şeyin, bilgiyle ilişkisindeki açmaz olduğu söylenebilir. Bilgiyle ilişkisindeki açmaz demek, basitçe anlamlandıramadığı bir şeyin ortaya çıkmasıdır. Lacan “Aktarıma Müdahale”de[1] sadece Freud’un girişimiyle büyülenmekle kalmayıp bilgi sorunsalı üzerine onun otantik anlamını ve değerini korumanın yolunu bulmanın gerekliliğinden bahseder. O zaman her analitik tedavide bu açmazın niye ortaya çıktığı da sorulmalıdır. Lacan bu metninde, Freud’un Dora vakasını[2] bu sorunla ilgili olarak ele alır. Dora, anne-babası ve kendisinden bir buçuk yaş büyük olan abisi ile birlikte yaşamaktadır. Babasına olan sevgi ve bağlılığı, babasının Dora altı yaşındayken geçirdiği verem ile daha da artmıştır. Aile daha iyi iklimi olan bir kasabaya taşınmıştır ve bir süre sonra babası iyileşmiştir. Yazları ise yakındaki bir sağlık merkezinde geçirirler. Dora on yaşındayken, babası retina dekolmanı yüzünden tedavi görür. En ağır olan hastalığı ise son yıllarda ortaya çıkan konfüzyon nöbetleridir. Arkadaşlarından birisi Dora’nın babasını Viyana’ya, Freud’a gelmeye ikna eder. Bu tedaviden dört yıl sonra da babası, Dora’yı Freud’a tedavi için getirir. Fakat analiz bundan iki yıl sonra başlar. Dora, Freud ile analize başladığında 18 yaşındadır. Dora’nın annesi sürekli evin temizliği ile ilgilenmektedir ve kızı ile ilişkisi uzak ve mesafelidir. Dora annesini hor görmekte ve sürekli onu eleştirmektedir. Dora ise babasına çok bağlıyken birazdan bahsedeceğim kararından dolayı tüm gücüyle onunla tartışmaya başlamıştır. Tekrarlayan nefes darlığı nöbetlerine tutulmuştur. Onu muayene eden aile hekimince bu belirtiler sinirsel olarak değerlendirilmişti. Başta bunlar birlikte olurken şimdi ayrı ayrı zamanlarda ortaya çıkabiliyorlardı. Freud’a geldiğinde ise öksürük nöbetleri devam ediyordu. Bu nöbetler haftalarca sürüyordu. Bununla ilgili birçok tedavi denenmişti. Aile hekimlerine karşı çıkmasa da tıbbi yardım istemeye her zaman karşı olmuştu. Yeni bir hekime gitmek istememesine rağmen babasının ısrarı ile Freud’a gelmişti. Freud Dora’dan şöyle bahseder: “Açık bir şekilde ne kendisinden ne de ailesinden hoşnuttu. Babasına yönelik tutumu düşmancaydı ve gücünü onu ev işlerini paylaşmaya yöneltmeye çalışan annesiyle arası çok kötüydü.” Anne babası bir gün yazı masasında bu yaşama daha fazla katlanamadığı için onlara veda ettiği bir mektup bulduklarında dehşete kapılmışlardı. Ardından da Freud’a gelmesine karar verilmişti fakat analiz, Dora’nın ailesi Viyana’ya taşındıktan sonrada başladı.

Dora’nın babası Viyana’ya taşınmadan önce Bay ve Bayan K ile yakın dostluk kurduklarından Freud’a bahseder. Bayan K uzun hastalığı sırasında Dora’nın babasına bakmıştır. Bay K ise Dora’ya karşı her zaman sevgi dolu olmuştur. Dora ise K’ların iki küçük çocuğu ile yakından ilgilenmiştir. Bir göl evinde K’larla beraber yaptıkları tatilde, babasının dönüşünden birkaç hafta sonra Dora’nın eve dönmesi planlanmıştı. Ama Dora aniden babasıyla birlikte döneceğini kararlı biçimde bildirmişti. Bu beklenmedik davranışını birkaç gün sonra annesine açıkladığında annesi de söylediklerini babasına aktarmıştı. Göldeki bir yürüyüşte Bay K ona bir teklif yapma küstahlığını göstermiş, ona karımla aramda hiçbir şey yok demişti. Dora ona tokat atmış ve oradan uzaklaşmıştı. Bay K ise daha sonra Dora’nın babası ve amcasının isteğiyle görüştüklerinde, kesin bir dille böyle bir şeyin olmadığını söylemiş, ardından da Dora’nın cinsel konularla ilgilenmekte olduğundan bunlarla ilgili kitaplar okuduğunu eşinden duyduğunu eklemişti. Dora böyle bir sahneyi hayal etmiş olabilir demişti. Babasına göre bu olay Dora’nın depresyon ve intihar fikirlerinin sebebiydi. Bu olayın ardından Dora, babasına Bayan K ile ilişkisini koparması için baskı yapmaya başlamıştı. Ama babası bunu yapmak istemiyordu. Bayan K’nın üzülmesini istemiyordu. Bayan K zaten kocasından dolayı mutsuzdu ve kendisi de onun tek desteğiydi. Ama aralarında sadece dostça bir sevgi vardı. K’larla ilişkisini koparmasını talep ettiği bir konuşmanın ardından Dora bir nöbet geçirmişti. 

Dora analizinde Bay K ile yaşadığı bir başka olayı Freud’a anlatır: 14 yaşındayken bir gün evde yalnız oldukları bir zamanda Bay K Dora’yı öpmüştü. Ve Dora bu sırada iğrenme hissetmişti. Ama analize kadar Dora bu olayı kimseye anlatmamıştı. Dora seanslarda babasının Bay ve Bayan K ile ilişkisini devam ettirmesini affedemediğinden bahsediyordu. Ona göre, babasının Bayan K’ya hissettiği aşktan başka bir şey olamazdı. Bu konuda hiçbir şey gözünden kaçmıyordu. Bu yakın ilişki, babasının hastalığında annesinin uzak durması ve Bayan K’nın yakın ilgisiyle başlamıştı. Zaten beraber geçirdikleri tatilde Bayan K ile babası odalarını değiştirip geçiş kapısı ile ayrılan yan yana odalara geçmişlerdi. Babası bir gün çocuklarına Bayan K’ya şükran duymaları gerektiğini söylemişti. Dora bunu annesine sorduğunda, annesi ona bir gün babasının intihar fikrini fark eden Bayan K’nın onu durdurduğunu söylemişti. Dora bunu babasının Bayan K ile görüşmesini haklı çıkartmak için uydurduğunu düşünmüştü. Freud’a göre Dora’nın intihar fikri buradan gelmekteydi. Bağlantı noktası buradaydı. Dora intihardan bahsettiğinde aynı türden bir sevgiye duyulan özlemi ifade ediyordu. Dora, Bayan K’nın babasından para aldığına emindi, hatta babası ona hediyeler de alıyordu. İkisi sürekli baş başa yürüyüşlere çıkıyorlardı. Hatta ona göre babası göze batmasın diye kendisine ve annesine de daha eli açık davranıyordu. Viyana’ya taşınmalarından sonra babası sık sık öksürüğünün geçmesi için B şehrine dönüyordu. Viyana’ya taşınmalarından üç hafta sonra K’larda Viyana’ya taşınmıştı. Dora babasını şiddetle eleştiriyor ve ona kızıyordu. Dora, babasının kendisini Bay K’ya eşi ile kendisi arasındaki ilişkiye katlanması için sunduğunu düşünüyordu. Ve babasına çok öfkeliydi. Lacan da Freud gibi Dora’nın önceki yıllar boyunca babasının suç ortağı olduğunu söyler. Bu ilişkinin niteliğini görmezden gelmiş ve babasına her olanağı sunmuştur.

Freud olayların gelişimini göz önünde bulundurarak öncelikle, baskılanmış olan şeyin Dora’nın Bay K’ya yönelik aşkı olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamadım der ve ekler: Dora’nın ona hala âşık olduğunu ancak bilinmeyen nedenlerle göl kenarındaki sahneden beri aşkının onda vahşi bir karşı çıkma duygusu uyandırdığını ve Dora’nın babasına yönelik duyduğu aşkı öne çıkardığını söyler. Babasının hastalığı sürecinde ve sonrasında Bayan K ile uzun süre aynı odayı paylaşmışlardı ve araları çok iyiydi. Onun çok güzel bir kadın olduğunu seanslarda birçok kez vurgulamıştı ve seanslarda onun “tapınılası güzellikte beyaz bedeninden” bahsetmişti. Freud Bayan K’ya duyduğu aşkı gizlemek için de babasının aşkına sığındığını düşünür.

Dora’nın ilk rüyası şöyledir: “Bir ev yanıyordu. Babam yatağın yanında ayaktaydı. Hızla giyindim. Annem durmak ve mücevher kutusunu kurtarmak istedi ama babam ‘Ne kendimin ne de iki çocuğumun senin mücevher kutun uğruna yanmasına izin veremem.’ dedi. Hızla merdivenlerden indik, dışarı çıkar çıkmaz uyandım.”[3] Dora’nın bu ilk rüyada değerli bir nesneyle, bir mücevher kutusu ile özdeşleştiği düşünülebilir. Ama babası annesine “Senin mücevherlerin için çocuklarımın yanmasına izin vermeyeceğim!” dediğinde şöyle söylüyor olabilir: Çocuklar kadınlık meseleleri için feda edilemez. Dora’nın rüyasında baba, çocuklarını korumaktadır. Rüya babasının, onun ve hatta tüm ailenin itibarını koruması umudunu ifade eder. Özellikle de annesinin ona yardımı dokunmadığını düşünürsek bu oldukça anlamlıdır.

Dora ayrıca rüya üzerinde çalışırken, tam uyandığında duman kokusu aldığını ama anlatmayı unuttuğunu söyler. Freud dumanın hem ateşe çok uyduğunu hem de düşün kendisiyle özel bir ilgisi olduğunu gösterdiğini fark eder. Freud bunu Dora’ya söylediğinde, Dora hem babasının hem de Bay K’nın sigara tutkunu olduğunu söyler. Freud işte burada aktarımdan bahseder. Freud rüyaya, seanslarda kullandığı “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz.” sözünü kullanması üzerinden ve tabii herkesin bildiği gibi sigara içmesiyle dâhil olmuştu. Lacan “Tedavinin Yönü ve Gücünün Prensipleri”[4] adlı metininde yine Dora’dan bahseder. Dora, babasının dünyasındaki karışıklığa katılmakla kalmamış, işbirliği de yapmıştır. Burada Lacan, Freud’un aktarımın gücünü anladığını ama onu kullanmadığını söyler. Freud semptomların bilinçdışı gerçeğini ve Dora’nın bedenini semptomların nasıl istila ettiğini haritalamıştır. 

Dora’nın ikinci rüyası şöyledir: “Bilemediğim bir şehirde dolaşıyorum. Bana yabancı olan sokaklar ve meydanlar gördüm (meydanlardan birinde bir anıt gördüm diye sonra ekliyor). Sonra yaşamakta olduğum eve geldim. Odama gittim ve annemden bir mektubu orada buldum. Mektupta evi ebeveynlerimin bilgisi olmadan terk etmiş olduğumdan, bana babamın hasta olduğunu bildirmek için yazmayı istemediğini belirtmekteydi. ‘O şimdi öldü ve eğer istersen gelebilirsin.’ Ardından istasyona gittim ve yaklaşık 100 kez sordum: ‘İstasyon nerede?’ Hep şu yanıtı adım: ‘Beş dakika.’ Ardından önümde sık bir koru gördüm, oraya gittim ve rastladığım bir adama sordum. Bana şöyle dedi: ‘İki buçuk saat daha.’ Bana eşlik etmeyi teklif etti. Ama ben reddettim ve yalnız gittim. İstasyonu önümde gördüm ve ona ulaşamadım. Aynı zamanda insanların düşlerinde öne doğru hareket edemediklerinde yaşadıkları sıkıntı duygusu içindeydim. Sonra evdeydim. Bu arada yolculuk etmiş olmalıyım ancak bu konuda hiçbir şey bilmiyorum. Kapıcı dairesine yürüdüm ve bizim dairemizi soruşturdum. Hizmetçi kadın kapıyı bana açtı ve annem ve diğerlerinin mezarlıkta oldukları yanıtını verdi.”[5]

İkinci rüyada ise babası artık onu kurtaramaz; çünkü ölmüştür. Zaten günlük hayatta da Bay ve Bayan K’dan taraf olarak ona ihanet etmiştir. Dora’nın ondan hiç umudu kalmamıştır. Fakat Dora biliyordur. Babası ve Bayan K arasında ne olup bittiğini biliyordur ve katılıyordur da. O zaman Freud’dan almayı beklediği bir bilgi var mıdır? Öznenin tarafındaki gizem, analizde analistin tarafına geçmelidir. Dora için bilgi kendi tarafındadır. Freud ilk rüyasının yorumunda el çantası ile kadın cinsel organları arasında bağlantı kurduğunda “Bunu söyleyeceğinizi biliyordum.” der. Daha sonra Freud ile bir rüyasını aydınlatmak için iki seansın ardından “Fazla bir şey ortaya çıkmadı.” diyecektir. Freud’a göre bu çalışma verimliyken olan, Dora’nın üretilen bilginin antitezini üretme peşinde olmasıdır. Burada bilgi tedavide içerilemez. Sonraki seans, Dora son defa geleceğini söyler. Freud ona bazı ek açıklamalar verir. Dora hiç bir şey söylemez. Ellie Ragland-Sullivan “Dora Ve Baba-nın-Adı”[6] adlı makalesinde Dora vakasında analistin bilinçdışı arzusunun analizin ilerlemesini engellediğinden bahseder. 

Freud, “Dora beni en sevimli haliyle terk etti.” der. Burada Freud’un bilgisi tedaviye işleyememiş ama teoriye katkıda bulunmuştur. Çünkü Freud burada eksik olanın, ihmal edilmiş olanın aktarımsal bağlantı olduğunu fark etmiştir. Burada esas olan Dora’nın Freud’u koyduğu pozisyondur. Dora bu tedavide bilinçdışının gösterenlerini Freud’un önüne serse de analisti bilinçdışının ortağı yapmaz.

Lacan, “Aktarıma Müdahale”de analizi sekteye uğratan engelin ne olduğunu söylemiştir: engel olan aktarımdır. Fakat yine, Lacan’ın dediği gibi psikanaliz diyalektik bir deneyimse aktarımın doğasının böyle ağır basmasına da şaşırmamalıyız.

Lacan XI. Seminer’de[7] de Dora vakasından bahseder. Dora babasının Bayan K ile olan macerasına müsamaha gösterir ve Bay K’nın da kendisine kur yapmasına izin verir. Bu, Dora’nın bir zorunluluk gibi erkeğin arzusunu sürdürmesine izin vermesidir der. Bay K karımla ilgilenmiyorum dediğinde Dora’nın attığı tokadı, arzunun sürmesi için üçüncü öğeye olan ihtiyaçla açıklar. Arzunun sürmesi için üçüncü öğeye ihtiyaç vardır. Lacan bu arzunun hem iktidarsız olduğu sürece kabul gösterdiği babasının arzusu olduğunu hem de Dora’nın kendisini Öteki’nin arzusu üzerinden gerçekleştirmeme arzusu olduğunu söyler.

Freud babasının Dora’yı ikna etmesi talebini hiç dikkate almaz. O, Dora’nın bilinçdışı gerçeği ile ilgilenir. Fiziksel belirtiler, rüyalar ve onun arzusunun gerçek nesnesini arar. Bunun Dora için ne kadar rahatsız edici olabileceğini tahmin edebiliriz. Öte yandan Freud, ailesinin ona yönelttiği suçlamaları da haklı bulmaz. Aynı zamanda onu babasının istediği gibi olmaya ikna etmeye çalışmaz. Ama Freud’un yapmaya çalıştığı şey Dora için tahammül edilemezdir. Çünkü arzunun tatminsiz kalmasının yarattığı jouissance’tan vazgeçemeye razı değildir. Çünkü histerik yapı böyledir. Freud tam da Dora’nın sırrının üstüne gider. Dora için yapısal olanın üzerine gider. Sırrı, gizli mastürbasyon ya da Bay K’ya olan gizli aşkı değildir. Onun devam eden konversif belirtileri sayesinde kendisini acı çeken bir özne olarak tutmaya devam etmesi gerekmektedir. Sırrı budur. Onun jouissance’ı bedensel acılarındadır.

Dora’nın ideal egosuna dair bir çıkarımda bulunabiliriz: Dora, sorumluluk sahibi ve babası ile ilgilenen bir kız olarak tanınmak istiyordu. Hastalığında babasına ve K’ların çocuklarına bakıyordu. Aynı zamanda talebi Bay K ile ilgili gölde anlattıklarına inanmalarıydı. Dora’nın kendisini koyduğu pozisyon, el üstünde tutulan bakire masum bir kız olarak babasının hizmetinde olmaktı. Bayan K babasının bakımını üstlendiğinde onun ideal egosu sarsıldı ve Bay K ona karısıyla arasında hiçbir şey olmadığını söylediğinde ise sanki bu pozisyondan bir kez daha aşağı düşmüştü. 

Özne bir analize başladığında onu oraya getiren, bilgiyle ilişkisindeki açmazdır. O zaman, her analitik tedavide bu açmazın niye ortaya çıktığı da sorulmalıdır. Luis Izcovich’in “Kendi Semptomu Olmak”[8] adlı makalesinde bahsettiği hasta, konversif bayılmaları sebebiyle analize başlayan genç bir adamdır. Sevgilisinden ayrılmış ve bayılmalar başlamıştır. Burada bir çıkmaz vardır ve bu çıkmaz onun kendine dair bildikleriyle ilgilidir. Ona göre erkek olmak diğer erkekler gibi olmamaktır. Onun sorusu şudur: Bir erkek nedir? Seanslarda erkeksi özelliklerin neler olduğundan bahseder ve her birine teker teker karşı çıkar. Kız arkadaşı onu aldattığını söylediğinde ise hoşnutsuzluğunu hiç belli etmemiştir; çünkü diğer erkekler, onun yapmak istemediği gibi, böyle yaparlar. Fakat o diğer erkekler gibi değildir. Kadınların aşkına sahip olmak için kendini çilecilikten yaratmıştır. Yine de onu analize getiren soru, kız arkadaşı onu terk ettiğinde oluşmuştu. Kadınlara bu kadar aşıkken, onların aşkını elde etmeye çalışıyorken ve hatta diğer erkekler gibi de davranmadığı halde kadınlardan aradığı tanınmayı neden alamıyordu? Kendisini böylesine ideal bir erkek formuna sokmuş olmasına rağmen niye terk edilmişti? Tüm eril izleri silmişken böyle bir erkeği kadınlar neden sevmiyordu? Acaba kadınlar ne istiyordu?

Babası göçmendi ve annesi ile boşanmalarının ardından kendi ülkesine dönmüştü. Annesi, babasına dair eleştirilerini her fırsatta dillendiriyordu. Annesi, soğutma sistemleri üzerine çalışan sayılı mühendis kadınlardan birisiydi. Annesi, bu işsiz göçmen adamla evlenmiş ve sonra da onu terk etmişti. Analizde annesinin çocukken bir erkek için verdiği tanımın ne olduğunu hatırlamıştı. Bir erkek, kadınlarla ilgilenmeyen kişiydi. Çocukluğunda annesinin yalnızlığıyla karşı karşıya gelmişti. Anne ağlama krizleri geçiriyordu. Annesi ağlamaya başladığında kendisini şaşkınlık içinde buluyordu. Hele ki bu ağlama nöbetlerine başkalarının yanında olduğundaysa utanç duyuyordu. Analizde bu nöbetlerin ve çığlıkların annesinin erkeklere sitemi olduğunu çıkarsadı. Onun ailesinde iki tür erkek vardı: Ya ölü erkekler ya da terk eden erkekler. Aslında babası evi, hapse girdiği için terk etmişti. 

Annesinin arzusu şöyleydi: Annem erkek çocuk istemez. Ona göre annesi bir kızı olmasını istemişti ve onun konumu annesi için eksik olan kızı olmaktı. Annesinin ondan beklediği buydu. Annesini tatmin etmek için çabalıyordu. Ama annenin geçirdiği krizler yine de tatminsizliğinin göstergeleriydi. Ve çığlıklarda bu memnuniyetsizliğin tezahürleriydi. Onun için de travmatik olan yine bu çığlıklardı. Onun, kendisini babasına ve diğer erkeklere benzetecek izleri silmesi gerekiyordu. Ve aşk burada, çocuğun anneyi tatmin edemeyişinin yarattığı kastrasyona bulunmuş çözümdür. Ama bu çözüm anneyi sakinleştirmekte yetersiz kaldığı gibi daha sonraları da kadınlarla ilişkisinde yetersiz kalmıştı ve onu analize getirende bu olmuştu.

Analizin dördüncü yılındaki rüyası şöyledir: Donmuş bir tarlada koşmaktadır, oradan çıkmak üzeredir ve bir mısır tarlasına geçer ve yolun sonunda evin anahtarlarını vermek üzere babasının beklediğini görür. Cinsel olarak var olabilmesinin anahtarını elinde tutan ve ona anahtarını uzatan babadır. Böylece annesinin donmuş tarlasından (burada annesi soğutma alanında çalışan bir mühendis olduğunu vurgulamak gerekir) başka bir tarlaya, mısır tarlasına geçebilmiştir. Denebilir ki, bu analiz onun Öteki cinsiyet ile ilgili bir bilgi kazanmasını sağlamıştır. Bu özne kadının çığlıklarına bir cevap aramaktadır ama bu cevap onun bilebileceği bir cevap değildir. Başlangıçtaki semptomu, yani öteki erkekler gibi olmayan bir erkek olmak yerine, analizle birlikte bir anlamda öteki erkekler gibi bir erkek olmuştur. Ama yine de kendi ailesindeki erkeklerden, kadınları terk eden erkeklerden başka bir erkek olabilmiştir. Bu özne, semptomu sayesinde dişil arzuyla ilişkisinde başka bir yöntem bulabilmiştir. Semptomuyla bir olabilmek böyledir. Semptomu, onu dişil arzu ile ilgili başka bir uzlaşmanın varlığına getirmiştir.

İşte bu yüzden, bilgideki çıkmaz özne tarafından sorun edilirse, onu analize getirirse özne, aktarım içinde bu sorunun peşinden gidebilir. Dora için bilgiyle ilişkisinde bir açmaz vardı. Ama Dora, Freud’la yürüttüğü analizde, bilinçdışının bilgisinden kaçmıştır. Çünkü o bilme arzusunda değildir. Bilmeye meydan okumaktadır. Dora zaten biliyordur ve onun bilgisi tedavinin sonudur, analizin sonudur. Analizdeki karşılaşmada özne tekildir ve o tekilliğin içinde analistle buluşur. Lacan XI. Seminer’de şöyle der: “Aslında psikanalizin keşfettiği şey bir buluşmadan, temel bir buluşmadan ibarettir –sürekli kaçan bir gerçekle buluşmaya çağırıldığımız bir randevudan ibarettir.” Lacan işte bu buluşmaya tukhe demişti. Bu kelimeyi Aristoteles’in söz dağarcığından ödünç aldığını da eklemiştir. Lacan “Gerçek her zaman automaton’un -yani gösterenler ağının arkasında yatan şeydir ve bütün araştırmalarında Freud’un derdinin bu olduğu gayet açıktır.” der. İşte bu yüzden semptom üzerindeki analitik operasyon analizana semptomunun gizemini tanıtmaya, kişi olarak kapalı kutu olan tarafını, ondan kaçanı, ehlileştiremediğini aydınlatmaya dayanır. O yüzden tek başına bundan ibaret olmamakla birlikte psikanaliz, simgeselde gerçekleşen bir deşifre etme çalışmasıdır. Analiz ancak, analist, özne için bildiği varsayılan özne olduğunda aktarım içinde semptomunun peşinden gidebilir. Ve semptom onun için analizin başından itibaren bir pusula olacaktır. Ve o pusula, Öteki’nin arzusu onun için belirleyici olmadığında geriye elinde kalan şeydir. Tabii ki analizin sonunda semptom artık onu analize getiren semptom değildir. Ondan geriye kalan, ona özgü, ona has, onun kendi bilinçdışıyla ilişkisine dair olandır.

Dipnotlar

* Bu metin, 8 Mayıs 2016 tarihinde İstanbul’daki Saint Benoit Lisesi’nde gerçekleştirilen “Psikanaliz Nasıl Tedavi Eder?” başlıklı “Çalışma Günleri’nde sunulmuştur.

[1] Jacques Lacan, İntervention Sur Le Transfert (1951)Ecrits içinde, Paris: Editions du Seuil, 1966.

[2] Sigmund Freud, Olgu Öyküleri 1 – Dora ve Küçük Hans Vakası, çev. Ayhan Eğrilmez, İstanbul: Payel Yayınları, 1998.

[3] a.g.y

[4] Jacques Lacan, La direction de la cure et les principes de son pouvoir (1958), Ecrits içinde, Paris: Editions du Seuil, 1966.

[5] Sigmund Freud, a.g.y.

[6] Ellie Ragland-Sullivan, Dora And The Name-Of-The Father.

http://www.lacan.com/symptom6_articles/dora-name-of-the-father.html den alınmıştır, 2005.

[7] Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı – Seminer 11. Kitap (1964), çev. Nilüfer Erdem, İstanbul: Metis Yayınları, 2013, s. 61.

[8] Luis Izcovich, Se faire à son symptôme, Informes Psicologicos, Vol. 11, No. 13, 2009, p. 31-39.

Çocuklukta Rüyalar ve Kabuslar

Çocuklukta Rüyalar ve Kâbuslar*

Ceren Korulsan

Freud Rüyaların Yorumu’nu [1] Kasım 1899 yılında yayımladı. Fakat bilindiği gibi kitabın baskı tarihi olarak kitabın üzerinde 1900 yılı yazar çünkü Freud onun yeni gelen yüzyılın izini taşımasını istemiştir. Rüyaların Yorumu, yani psikanaliz tarihinin ilk kitabı böylece 1900 yılında yayımlanmış oldu. Kitap yayımlandığında Freud kırk üç yaşındaydı ve bu kitabı hazırlamak onun dört yılını aldı. Bu oldukça kapsamlı ve hacimli kitap başlangıçta pek satılmadı ve dahası akademik camiada pek yankı bulmadı. Bütün bunlar olup biterken, ondan oldukça geniş bir teorik tartışmayı ve çok sayıda örneği içeren Die Traumdeutung’un (Rüyaların Yorumu’nun) daha kısa, daha basit bir versiyonunu yazmasını isteyen bir teklif aldı. Bu teklifi kabul etmesi için bir süre geçmesi gerekti, belki bir o kadar süre de hazırlaması için gerekli oldu çünkü bu sırada zaten üç eser üzerinde çalışıyordu: Günlük Yaşamın Psikopatolojisi [2] (1904), Cinsellik Üzerine Üç Deneme [3] (1905) ve Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri [4] (1905). Arkadaşına mektubunda şöyle yazmıştı: “Löwenfeld’e onun yeni kitap serisinde (Grenzfragen des Nerven und Seelenben, Aux frontières de la neurologie et de la psychologie) bir bölüm olarak yer alması için bu yaz rüyalar üzerine olan kitabın kısa bir özetini yazmaya söz verdim.” Aslına bakılırsa böyle geniş bir eseri başka bir basım için kısaltmak oldukça zor bir işti fakat Freud okuyucu çevresini genişletmek ve fikirlerini daha iyi tanıtmak istiyordu. Sonuç olarak 1900 yılında Rüya Üzerine [5] adlı kitabı hazırladı ve kitap 1901’de basıldı. Onun İngilizce versiyonu Standart Edition’da, V. Kitap’ta [6] bulunabilir. Öte yandan bu kitap bu sunumda aktarmaya çalışacağım rüyanın işlevi ve yapısına dair Freud’un keşiflerini öğrenmek için çok yalın ve kesin bir yol açıyor. Bu noktadan başlayarak rüyanın işlevini aktarmaya ve ardından da rüyadan kâbusa doğru gitmeye çalışacağım.

Freud bu kitapta rüyalardan bahsetmeye şöyle başlar: “… bugünlerde, eğitimli kişiler arasında sadece küçük bir azınlık rüyanın rüyayı görene özgü ruhsal bir süreç olduğundan şüphe duyar oldu.” Rüyalara semptomlardan bile çok inanıldığı doğrudur. Freud, Rüya Üzerine adlı kitabında kendi rüyası “le table d’hôte” üzerinden nasıl çağrışım zincirinin takip edilebileceğini ve nasıl bir öğeden diğerine geçilebileceğini gösterir. Burada iki antiteyi birbirinden ayırır: rüyanın açık içeriği ve rüyanın gizli içeriği. Rüyanın gizli içeriğinin rüyanın görünür içeriğine dönüşmesi sürecine “rüya çalışması” adını verir.

Freud’a göre rüyalar üç kategoriye ayrılır: Birinci grup makul ve anlaşılır olanlardan oluşur. İkinci grup tutarlı ve açık bir anlamı olan ama şaşırtıcı bir etki yaratan rüyalardır, ya da başka bir deyişle bu rüyalarda arzu örtülüdür, arzu örtünün gerisindedir. Üçüncü gruptaki rüyalar ise anlamsız görünürler ve kolayca anlaşılır değildirler ve bu rüyalara kaygı eşlik eder. Bu yüzden bu gruptaki rüyaları Freud “kaygı rüyaları” olarak adlandırır. Freud, çocukların rüyaları genellikle birinci gruptadır demiştir. Bunlar anlamlı ve şaşırtıcı bir etki yaratmayan rüyalardır. Bize art arda arzunun örtünün gerisine gizlenmeden kendisini gösterdiği çocuk rüyalarından örnekler verir: “On dokuz aylık küçük bir kız, sabahları kustuğu için dadısının kararı ile bütün bir gün boyunca perhiz yapmak zorunda kalır çünkü önceki gün yediği çilekler onu hasta etmiştir. Perhizin ardından gelen gece, onun şöyle söylediği duyulur (uyuyan Anna Freud’dur ve babası onu uykusunda konuşurken duyar): “Anna F.eud, Er(d)beer, Hochbeer, Eier(s)peis, Papp” yani “Anna F.eud, çilek, çilek, turta, lapa.” Yani adını ve ardından önceki gün yemesine izin verilmeyenleri sayıyor. Yemek yediğinin rüyasını görüyordu. Freud bunun ardından yirmi iki aylık bir erkek çocuğunun rüyasından bahseder. Bu çocuğun bir sepet kirazdan sadece bir tane yemesine izin verilmiştir. Ertesi gün uykusundan uyanınca çok neşeli bir şekilde şöyle der: “Hermann bütün kirazları yedi.” Freud, çocukların gündüz tatminsiz kalan arzularını rüyalarında tatmin ettiklerini belirtir. Hermann amcasına kirazları vermek istemez ve hepsini kendi yemek ister. Fakat rüya bu istekten fazlasıdır. Freud bu rüyaların gizlenmemiş ve yalın bir biçimde arzuların tatmini olduklarını anlatır. 

Dört yaşında bir kız çocuğu çocuk felci olduğu için tedavi amacıyla şehirden taşradaki teyzesinin evine götürülür ve teyzesinin evinde çocuk yatağı olmadığından kendisine çok büyük gelen bir yatakta geçirdiği ilk gece rüya görür. Rüyasında yatak ona göre çok küçüktür ve kendisine yetecek yeri yatakta bulamamıştır. Freud “Bu rüyadaki arzuyu kolayca tanırız.” der. Çünkü Freud, büyüme arzusunu çocukların en temel arzusu olarak tanımlamıştır. Yatağın büyüklüğü küçük kıza kendi küçük boyunu hatırlatır ve o daha büyük olmayı arzular. Ve rüyasında hoşuna gitmeyen bu farklılığı düzeltir. Bu sefer kendi büyüktür, ama yatak küçücüktür. Çocukların rüyalarında önceki günün payını görmek daha kolaydır. Gündüzden geriye kalan arzular gece gerçekleştirilir.

Freud’a göre rüya bilinçdışına götüren kral yoludur, Lacan ise rüyanın bilinçdışının kumaşından dokunduğunu söyleyecektir ve onu figüratif olandan gösterenlere dönüştürecek olan ise rüya görenin çağrışımlarıdır. Lacan Semptom Üzerine Cenevre Konferansı’nda [7]“Freud’un onların anlamı olarak adlandırdığı onların anlatılması sürecinde okunandır.” der. Bu açıklama rüyaların sadece görsel temsiller olmadığını ya da hallüsinasyon gibi olmadığını tarif etmenin başka bir biçimidir. Rüyanın anlatılması ile bilinçdışının dokusuna ulaşılabilir. Çok küçük çocuklar rüyaları ilk deneyimlediklerinde rüyadaki görüntü ve sesleri muhtemelen gerçekmişçesine deneyimler. Küçük çocuk rüyadan uyandığında çevresinde gördüklerini ya da duyduklarını arar. Kâbuslara gelirsek, ona geçebilmek için önce rüyalarla biraz daha ilgilenmemiz gerekir çünkü sonuç olarak her ikisi de dilin aynı çalışma mekanizmalarının ürünleridir.

Rüya çalışması gösterenin yasalarına ve ikame (substitution) kurallarına tabidir. Metaforda bir kelimenin yerine başka bir kelime geçer. Yoğunlaştırma (condensation) ise bir öğede birden fazla öğenin bir araya gelmesidir ve bu sayede bir rüyanın birden fazla anlamı içermesi mümkün olur. Metonimide ise bir öğe belli, spesifik bir bütünü birden temsil eder. İkame metonimi mekanizmasıyla gerçekleşir ve bunun sonucunda rüya deforme olur. Belli bir özellik, bir imge, bir hece ya da herhangi bir türden benzerlik, bir metonimi ilişkisinin kurulması için yeterlidir. Ve tabii rüya içeriğine yasak getiren sansür iş başındadır. Sonuç olarak bu mekanizmalar sayesinde rüya uyuşmazlık ya da karşıtlığı tanımaz ve rüya içeriği genellikle realistik değildir. Eğer daha önce mevcut ama bastırılmış bir içeriği etkileyebilirse günün tortusu rüyada kendisini gösterebilir.

Yukarıda belirttiğim gibi, Freud Rüya Üzerine adlı kitabında Misafir Sofrası (la table d’hôte) adlı bir rüyadan bahseder. Burada Freud günün tortusunun nasıl rüyanın görünür içeriğine dâhil edildiğini anlatır. Kelimeleri ve ikame sürecini aydınlatır. Freud tekrar tekrar rüyanın görevinin uyanmayı engellemek olduğunun altını çizer. Uykunun bekçisi rüya olduğundan bazen rüyada uyanıldığı görülür ve uyumaya devam edilir. Aslında herkes bu işlevi bilir çünkü çocukların rüyalarında tuvalete gittiklerini gördüklerini ve o sırada yatağı ıslattıkları bilinir.

Üçüncü gruptaki rüyalara gelirsek bu rüyalara kaygı eşlik eder ve bu, rüyayı böler. İşte bu yüzden bu tür rüyalar ilk iki gruptaki rüyalardan farklıdır. Freud “Kaygı burada, rüyadaki deformasyonun ikamesidir.” der. Fakat tahammülü zor ya da acı verici içeriği olan her rüya kaygı rüyası demek değildir. Freud, bu ikisini birbirinden ayırmak gerektiğini söyler ve bir örnek verir: Genç bir kadın rüyasında ablasının ikinci çocuğunun öldüğünü görür. Fakat pek bir acı hissetmez. Gerçeklikte ablasının ilk çocuğu ölmüştür ve onun cenazesinde ablasının evinde âşık olduğu erkek ile ilk defa karşılaşmıştır. Bu yüzden rüya ölüm ile ilgili değildir ya da rüya acıyla, yasla ilgili değildir. Böyle bir bağlantı yoktur. Öte yandan kaygı rüyaları uykuyu koruma işlevini başaramazlar. Bir şey sanki bir baskın gibi gelir ve uykuyu belli bir anda böler.

Anna Freud’un rüyasına tekrar dönersek. Anna Freud uyurken babası onun şöyle dediğini duyar demiştim: “Anna F.eud, çilek, çilek, turta, lapa.” [“Anna F.eud, Er(d)beer, Hochbeer, Eier(s)peis, Papp”]. Adını ve önceki gün yemesine izin verilmeyenleri söyler. Lacan “Arzu ve Onun Yorumlanması”[8] adlı seminerinde bu rüyadan bahseder. Küçük kızın arzusunun çok açık seçik olduğu, hiç gizlenmemiş olduğu doğrudur der. Fakat Lacan’a göre onun arzuladığı ona verilmeyenlerdir, onun arzuladığı dadısının yasaklarıdır. Demek ki bu yiyeceklere Öteki’nin arzusu karışmıştır. Öyleyse en yalın görünen rüyalarda bile temel olan Lacan’a göre Ötekinin arzusu sorunsalıdır. Eğer Lacan’ın Tedavinin Yönetimi ve Gücünün Prensipleri [9] adlı makalesinde söylediği gibi “arzu, varlıktaki eksiğin metonimisi” ise onu bir nesne ile doyurmak tatmin etmek mümkün değildir. Aynı makalede Lacan, çocukların en yalın rüyalarının olağanüstü ya da yasak nesneleri gösterdiğini ve çocuğun kendi başına uyumadığını, onun ihtiyaçları hakkında fikir sahibi olan Öteki’nin de rüyaya karıştığını söyler.

Freud rüya çalışmasının rüya görenin çağrışımlarına tabi olduğunu söylemişti fakat öte yandan rüyaya dair çağrışımların sonsuz olduğunu ve çağrışımların hep başka çağrışımlara gönderdiğini tarif etmişti. Yine de Freud’a göre yorumlamanın bir sınırı vardır. Rüya tamamen yorumlanabilir değildir. Rüyada sözle söylenemez olan bir yer vardır. Buna Freud rüyanın göbeği der. Sözle ele geçirilemez olan bu çekirdek onun karanlık kısmıdır. Bu düğüm, rüyanın boş merkezi ile söylenmek istenen şey, bastırmanın yarattığı “delik” ile aynı anlama gelir. Freud en iyi yorumlanan rüyalarda bile daima karanlıkta kalan bir kısım olduğunu söyler. İşte bu kısım rüyanın göbeğidir. Başka bir deyişle gerçek, simgesel onun sınırlarına gelindiğinde, simgesel onun sınıra her çarptığında çizilir, böylece çıkarsanır. Lacan XI. Seminer’de [10] bunun tanıdık olamayanın (inconnu) merkezi ve bilinçdışının ortaya çıktığı boşluk olduğunu söyler. Bilinçdışının öznesi uykusu sırasında Öteki’nin ne istediğine dair bir hipotez oluşturur ve bu gizemli arzunun ağırlığı bazen kaygılandırır. Rüya sözler, fikirler, imgeler ve bastırılmış affektler arasında bağlantılar üretir. Eğer bu işlev başarısız olursa özne kaygı tarafından istila edilir. Öte yandan kâbuslara gelirsek, Freud kâbusların rüya teorisine uymadığını daha başında fark etmişti. Çünkü o haz ilkesine göre düzenlenmiş ve arzu tatminine yönelik değildi. Öyleyse her tahammül edilmesi zor ve üzücü içeriği olan rüya kaygı rüyası değildir ve Freud’a göre rüya ve kâbus iki farklı antitedir.

Freud rüyanın işlevini uykunun bekçiliği olarak tanımladıysa da Lacan XI. Seminer’de Freud’un rüyaların yorumunda bahsettiği bir rüyayı hatırlatarak bu tanımı sorgular. Freud’dan alıntılıyorum: “Bu rüya bana bir hasta tarafından anlatıldı, onunla rüya üzerine bir konferansta tanışmıştım. Bu rüyanın esas kaynağını bilmiyorum. Ama içeriği bu kadını çok etkilemişti, çünkü daha sonraları rüyayı tekrar rüyasında gördü, yani bu aktarım aracılığıyla belli bir konuya uygun düştüğü için kendi rüyasında bu rüyanın aynı öğelerini tekrar etti. Bu rüyayı önceleyen şartlar şöyledir: bir baba günler geceler boyunca oğlunun hasta yatağının başında bekler. Çocuk öldükten sonra yandaki bekleme odasında dinlenmeye gider ama onun odasına bakmak için yattığı odanın kapısını açık bırakır. Çocuğun ölü bedenin bulunduğu oda büyük mumlarla aydınlatılmıştır. O gece çocuğun ölü bedeninin yanında oturması ve dualar okuması için yaşlı bir adam görevlendirilmiştir. Birkaç saat uyuduktan sonra baba rüyasında çocuğun yanında ayakta durduğunu, onun kolunu tuttuğunu ve sitem dolu biçimde mırıldandığını görür: Baba, görmüyor musun, yanıyorum,? Baba uyanır ve ölünün odasından gelen yoğun dumanı fark eder, aceleyle oraya gider ve yaşlı adamı uyuyakalmış halde bulur, çarşaflar ve zavallı bedenin kolu yanmıştır ve hala yanan bir mum da üzerlerine düşmüş haldedir.” Lacan şunu sorar: “Şayet rüyanın işlevi uykuyu devam ettirmekse, rüya sonuçta onun ortaya çıkmasına neden olan gerçekliğin bu kadar yakınına gelebiliyorsa, bu gerçekliğe uykudan çıkmadan karşılık verebilirdi, denemez mi? En nihayetinde uyurgezerlik diye bir şey var. Ortaya çıkan soru; Freud’un daha önce belirttiği tüm emareler üzerine sormakta haklı olduğumuz soru: Uyandıran nedir? sorusudur.” Babanın duyduğu vicdan azabı ve kaygıyı vurgulayarak Freud aniden uyandığını söyler. Bu doğrudur, ölen çocuğun babası hem oğlunun ölümünü engelleyememişti, hem de oğlunun cesedini yangına engel olamayan yaşlı bir adama emanet etmişti. Fakat bunun üzerine söylenmesi gereken şey, en yakıcı olanın ölümün Gerçeğinin temsil edilemez olduğudur. 

Lacan şöyle devam eder: “Baba, görmüyor musun, yanıyorum? Bu cümle başlı başına kıvılcımdır. Ateşi düştüğü yeri yakar, neyin yandığını da görmeyiz, çünkü alevler bizi körleştirir, çünkü alev Gerçeği taşıyanı görmemize engel olur.” Hiçbir baba çocuğunu ölümden koruyamaz. Rüyanın temsilin eksiğini gizlediğini çıkarsayabiliriz ve dayanılmazla karşılaşmaktansa uyanmak rüyayı göreni korur. Uyumaya devam etmek kaçırılmış olan gerçekliğe bir tür “saygı duruşu” gibiyken ölen çocukla böylesi bir karşılaşma ancak alevlerin uyandırdığı bir rüya ile mümkün olabilirdi. Bu yüzden bu rüyayı yalnızca babanın çocuğunun hayatta olmasını arzuladığını ifade eden bir rüya olarak göremeyiz. Bundan ötesi, bundan fazlası söz konusudur. “Hakikaten eşsiz olan bu buluşma sadece rüyada gerçekleşebilir.” der Lacan. Bu buluşma “hatırada tutulması bile imkansız” bir buluşmadır. Bilinçli olarak kimse bir çocuğun ölümünün ne olduğunu söyleyemez. Çocuk babasının kolunu tutar. Bu “gaddar bir görüntüdür!” [une vision atroce] Böyle bir rüya için çocuk hayatta olmadığına göre, bir temenniden, bir arzudan bahsetmek mümkün değildir. Bu yüzden Lacan bu rüyayı “temsilin tam tersi” diye tanımlar. Başka bir değişle baba imkânsız ile karşılaşır. İkinci başarısızlık birincinin tekrarıdır. Uyandırmaya gelen ise Gerçekt’ir.

Lacan X. Seminer’de, yani Kaygı Semineri’nde [11], 12 Aralık 1962 tarihli derste “Neden analistler kâbuslarla bir süredir bu kadar az ilgileniyorlar?” diye sorar.

Freud gibi Lacan da çocukların arzu doyumu rüyaları gördüklerini söyler ve bununla birlikte bir de sıklıkla kâbus gördüklerini ekler. Hatta kâbuslar küçük çocuklarda yetişkinlerden daha sıktır. Kâbuslar endişe verici, beklenmediktirler ve küçük çocuklar gece yatmaya gitmekten bu yüzden korkarlar. Bu Gerçeğin yatak odalarına yaptığı baskın yüzündendir.

Anna Freud’un çilek rüyasına yeniden dönersek, acaba neden çileği iki kere ama farklı kelimelerle sayıklıyor diye sormamız gerekir. Sınırsızca çilek yemek, bu fazlalığın adını Lacan koymuştu: Ona jouissance demişti. Tabii rüya uykunun devam etmesine olanak sağlar ve Anna’ya çilekleri vererek arzunun gerçeğini gizler. Eğer bu fazlalık rüya çalışmasının sınırlarını aşarsa rüya gören kaygı duymaya başlar ki bu kaygı Öteki’nin jouissance’ı olarak onu uyandırır. Lacan X Seminer’de “… kâbusun kaygısı doğrusunu söylemek gerekirse Öteki’nin jouissance’ı olarak deneyimlenir. Kâbusun bağlantılı olduğu, bu incubus ya da succubus‘tur, sizi jouissance’ı altında ezen, göğsünüzün üzerindeki yabancı bir jouissance’ın tanınmaz ağırlığını veren varlık demektir.” der. Lacan jouissance’ı ile ağırlık veren bu varlığın aynı zamanda sorgulayan bir varlık olduğunu söyler, tıpkı Öidipus dramındaki Sfenks gibi. Sfenks bir kâbus figürüdür, bir sorgulayandır. Bu sebeple Lacan’ın bu yorumundan yola çıkarak Bousseyroux [12] şöyle der ki baba görmüyor musun rüyasının hatırda tutulması imkânsız olanın, yani simgeselin dışında olanın anılması olduğunu söyler. İşte çocuğun yakıcı bakışındaki yakarış bununla ilgilidir. Hatırda tutulması bile imkânsızdır çünkü kimse bir çocuğun ölümünün ne olduğunu söyleyemez.

Rüya özneye bir sığınak sağlarken kâbus öznenin gerçek karşısında dona kaldığı yerdir. Bu yüzden rüyanın bekçisi olmanın çok ötesindedir. Öyleyse Lacan’ın sorusuna kulak verip onunla ilgilenmek gerekmez mi?

Dipnotlar

*Bu metin, Saint Benoit Lisesi’nde 17 Eylül 2017 tarihinde gerçekleştirilen Lacan Sempozyumu’nda sunulmuştur.

[1] Freud.S, Rüyaların Yorumu, çev. Dilman Muradoğlu, İstanbul: Say Yayınları, 2017.

[2] Freud, S., Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, çev. Şemsa Yeğin, İstanbul: Payel Yayınları, 2012.

[3] Freud, S., Cinsellik Üzerine Üç Deneme, Cinsellik Üzerine içinde, çev. Emre Kapkın, İstanbul: Payel Yayınları, 2011.

[4] Freud, S., Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri, çev. Emre Kapkın, İstanbul: Payel Yayınları, 2012.

[5] Freud, S., Sur le rêve, çev. Cornélius Heim, Paris: Gallimard, 1990.

[6] Freud, S., On Dream, SE V içinde, 1901.

[7] Lacan, J., Semptom Üzerine Cenevre Konferansı, Simgesel Dergisi içinde, çev. Özgür Öğütcen, İstanbul, 2017.

[8] Lacan, J., Le désir et son interprétation, 1957-1958 (http://www.valas.fr/IMG/pdf/S6_LE_DESIR.pdf)

[9] Lacan, J., La Direction De La Cure Et Les Principes De Son Pouvoir, 1958 (http://ecole-lacanienne.net/wp-content/uploads/2016/04/1958-07-10.pdf)

[10] Lacan J., Psikanalizin Dört Temel Kavramı – 11. Kitap, çev. Nilüfer Erdem, İstanbul: Metis Yayınları, 2013.

[11] Lacan J., L’Angoisse, 1962-1963 (http://www.valas.fr/IMG/pdf/S10_L_ANGOISSE.pdf)

[12] Bousseyroux M., La repétion final: Nietzsche, Freud, Kierkegaard, L’En-je Lacanien içinde, Paris: Eres, 2010.